
Moda Sahnesi’nde geçen ay prömiyeri yapılan blueScat, Fildişi Sahilli yazar Koffi Kwahulé’nin kaleminden çıkan, seyircisini rahatsız edici derecede tanıdık bir gerçekliğin içine çeken bir oyun. Bir rezidansın asansöründe mahsur kalan iki yabancıyı anlatan bu tek perdelik metin, ilk bakışta basit bir gerilim oyunu gibi görünse de aslında modern-sonrası-insan’ın içine düştüğü çıkmazın, cinsiyetlerarası iletişimsizliğin ve sistemin birey üzerindeki ezici baskısının katmanlı bir alegorisi.
Oyunun kahramanları (Kadın: Ezgi Çelik, Erkek: Caner Cindoruk), iş çıkışı evlerine dönmek üzere asansöre binerler. Her biri kendi dünyasında son derece mutlu ve dingin görünür. Louis Armstrong’un “What a Wonderful World” şarkısı eşliğinde yükselen asansörde, modern hayatın insanlara vaat ettiği her şey özetlenir: konfor, güvenlik ve ilerleme. Ama müzik takılır, asansör durur ve vaatlerin yerini bir anda tekinsizlik alır.
Şüphesiz, Kwahulé’nin asansörü tek bir anlama indirgenemeyecek kadar zengin bir metafor. Bu kapalı kutu, aynı anda teknolojinin ve modernitenin kırılganlığını, bireyin içine hapsolduğu sistemi, eril iktidarın gözetim mekanizmasını ve sonunda insanın kendi varoluşuyla baş başa kaldığı bir ölüm odasını temsil eder. Bu bağlamda kadın karakterin “eski model asansörler”e olan hayranlığı son derece anlamlıdır: Eski asansörlerde dışarısı görünürdür ve gerektiğinde yardım çığlıkları duyulabilir. Modern asansör ise camları olmayan, sesi yutan, insanı dış dünyadan birkaç dakikalığına da olsa koparan bir izolasyon kapsülüdür. Tıpkı sistemin kendisi gibi.
Oyunun tanıtım bülteninde de belirtildiği gibi kadın ve erkek arasında neredeyse hiçbir gerçek diyalog yoktur. Birbirleriyle konuşmazlar, birbirlerini duymazlar. Bunun yerine, korkularını, kaygılarını ve travmalarını dile getiren içsel monologlar terennüm ederler. Bu, oyunun en çarpıcı dramatik tercihlerinden biridir: İki insan aynı mekânı paylaşır, aynı tuzağa düşmüştür; ama tamamen ayrı ayrı gerçekliklerde yaşarlar.
Kadının dili, bedeniyle, arzusuyla, korkusuyla doğrudan temas halindedir. O, bu asansörde bir erkekle baş başa kalmanın, eril bakışın nesnesi olmanın, potansiyel bir tehditle aynı kapalı alanı paylaşmanın gerilimini yaşar. “Gözleri memelerimde” derken, bedenine yapışan bakışın ağırlığını, nesneleştirilmenin o tanıdık rahatsızlığını anlatır. Oysa onun en gerçek arzusu, güvende olmak ve kendini ezdirmemektir.

Erkeğin dili ise bambaşka bir evrenden gelir. Kadının tedirginliğini duymaz; onun yerine vergilerden, yüzdelik dilimlerden, devletin kesintilerinden bahseder. “%37”, “%20”, “%73”… Sayıların etrafında kurulan bu erkek dili, kadının somut, yaşamsal ve acil ihtiyaçlarının kendince “daha büyük” ve “daha önemli” konularla ezip geçer. Bu söylem eril iktidarın en klasik savunma mekanizmasıdır: Kadının bedenini ve arzusunu, sistemin soğuk ve soyut diliyle bastırmak.

Oyunun merkezinde arzu ve korkuyla örülü bir gerilim vardır. Kadın, erkeğin ne yapacağını bilmez. Elleri cebinde saklıdır, gülümsemesi belirsizdir. Acaba cebinden bir silah mı, bir bıçak mı, yoksa bir gül mü çıkacaktır? Bu belirsizlik, kadının korkusunu besler. Erkek ise kadının öfkesinden, reddinden, potansiyel şiddetinden korkar. İkisi de birbirini yanlış okur. Kadın, erkeği bir tehdit olarak algılar; erkek ise kadını mesafeli görür.
Oyundaki dans sahneleri bu açıdan çarpıcıdır. Başlangıçta kontrollü ve mutlu bir şekilde yükselen dans, zaman zaman bedenlerin yakınlaştığı ve itiştiği bir müzikali andırır. Aslında bu eylemler, gerçeklikten kaçış arzusu ile kabullenme arasındaki gelgit halidir. Ama müzik kesildiğinde hiçbir şey değişmez, endişe devam edecektir.

Kwahulé, tam da bu noktada, modern-sonrası-insan’ın gündelik karşılaşmalarına dair çok çarpıcı sorular sormaktan çekinmez: Korkular ve arzular bu kadar iç içeyken gerçekten birbirimizi tanıyabilir miyiz? Yoksa her karşılaşma, bir yanılsamadan mı ibarettir?
blueScat, bu çıkmazı seyircinin zihninde uzun süre yankılanacak bir finalle görünür kılıyor. Daha da önemlisi; asansörün kapısı yeniden açıldı mı, hâlâ kimse bilmiyor.