
Yıllardır metal müziğin en nev-i şahsına münhasır alt türlerinden biri olan gotik metalin en güçlü, başarılı ve üretken temsilcilerinden biri de 30 yılı aşan kariyeriyle Moonspell oldu. Gotik kelimesinin sözlük karşılığı olan “Wolfheart”, “Irreligious”, “Sin/Pecado” gibi albümlerinin yanı sıra, olduğu yerde durmaktan hoşlanmamaları da grubun tahmin edilemez çizgisinin temeliydi. Her zaman gotik temelini korusalar da değindikleri konular, anlattıkları dertler yer yer değişiklik gösterdi.
Müziklerinin işitsel tarafına geldiğimizdeyse, 2010’larla birlikte ne zaman bir Moonspell albümü haberi görsek tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilemedik. 3 Temmuz’da çıkardıkları “Far From God” albümünün turnesi kapsamında 19 Eylül’de Bosphorus Metal Fest’te İstanbullu hayranlarıyla buluşacak grubun sesi ve yüzü Fernando Ribeiro’yla bir araya gelerek, 13 albüm ve onlarca farklı temaya yayılan kariyerlerini konuştuk. Konserde görüşürüz!
Teşekkür ederim ancak bir ay, bir albümün hayatında çok kısa bir süre. “Far From God”a giden yolu bulmamız beş yılımızı aldı ve artık albüm tamamen bize ait değil. İnsanların evlerine, arabalarına ve kulaklıklarına girerek yolculuğuna devam ediyor. Bizim hiç kastetmediğimiz anlamlar kazanıyor. Bir albüm yayınlandıktan sonra belki de en güzel aşama tam olarak bu.
Tepkiler yoğun ve pek çok durumda oldukça duygusal oldu. İnsanlar bu albümde Moonspell’in yeniden kazandığı bir canlılık hissini fark ediyor gibi görünüyor. Bunun geçmişe bir dönüş olduğunu düşünmüyorum. Çünkü geçmişin ziyaretçileri kabul ettiğine inanmıyorum. Daha ziyade belirli bir ruha dönüş söz konusu: romantizm, geceye aitlik, dramatiklik ve mütanasızca gotik oluş. Albümle gurur duyuyoruz ama aynı zamanda bir rahatlama da hissediyoruz. Bizim işimiz tamamlandı. Şimdi yollara düşme ve yeni müzikler düşünme zamanı.
Ben bu iki albümü birbirinin akrabası olarak görüyorum ama ille de ikiz ya da doğrudan birbirinin devamı olduklarını düşünmüyorum. Ancak aralarındaki en temel ayrım, “Hermitage”ın bir geri çekilme albümü, “Far From God”ın ise yeniden yaklaşma albümü olması. Ayrıca yeni müzik yaptık. Dolayısıyla her zaman bir dönüşüm alanı olduğunu düşünüyorum. Her iki albüm de insanlığa uzaktan bakıyor. Sistemlerimiz, inançlarımız ve yanılsamalarımız çökmeye başladığında geriye ne kaldığını sorguluyor. İçsel, ilerlemeci ve bilinçli olarak rahatsız edici bir yaklaşım söz konusu.
“Far From God”, bu izolasyonun sona erdiği yerde başlıyor. Uzun süre inzivanın içinde kaldıktan sonra kapıyı açtık ve eski tanrıların öldüğünü, yeni tanrıların gülünç hâle geldiğini, insanlığın ise hâlâ inanacak bir şeyler bulmak için çaresizce arayışını sürdürdüğünü gördük. Müzikal açıdan albüm daha içgüdüsel ve fiziksel. Kan yeniden bedene döndü.
Dolayısıyla aralarında bir devamlılık var. Umuyorum ki bir evrim ve dinamizm de var. Özellikle sorduğumuz sorular açısından. Ancak duygusal sıcaklıkları farklı. “Hermitage”, felaketin ardından gelen bir tefekkür hâliydi. “Far From God” ise harabelerin arasında gerçekleştirilen bir ayin. Fazlasıyla uzağa gitmenin soundtrack’i.
Jaime, bir grubun prodüktörlüğünü yapmanın onu diğer başarılı gruplar gibi duyulur hâle getirmek anlamına gelmediğini anlıyor. Onun en büyük meziyeti, müziğin karakterini tespit edebilmesi ve ardından bu karakteri örten her şeyi ortadan kaldırarak müziğin özgürce akmasına izin vermesi. Çok talepkâr biri ama talepleri her zaman şarkıya hizmet ediyor. Bu albüm konusunda da kendine özgü güçlü bir vizyonu vardı. İkimiz de birlikte çıktığımız yolun “Hermitage” ile henüz başladığını hissediyorduk.
Yalnızca ne çaldığımızı değil, aynı zamanda ne anlatmaya çalıştığımızı da dinliyor ve bu zevkli disiplini birlikte uyguluyoruz. Bazen müzisyenler, bestelemesi zor olduğu ya da sahnede etkileyici olduğu için bir bölüme gereğinden fazla bağlanabiliyor. Jaime ise verdiğimiz emeğe karşı herhangi bir duygusal bağlılık taşımıyor. Eğer bir bölüm şarkıya hizmet etmiyorsa, ölmesi gerekiyor. O da egoyu ortadan kaldırıp bunu gerçekleştirmekten genellikle memnuniyet duyuyor. “Far From God” ile bize zor bir şeyi başarmamızda yardımcı oldu: Önceki çalışmalarımızın atmosferiyle yeniden bağ kurarken onların nostaljik bir taklidini yaratmamak.
Müziğe ağırlık, berraklık ve disiplin kazandırdı ama aynı zamanda gölgelerimizi de koruyup onları bugüne taşıdı.
Diğer gruplar hakkında bir şey söyleyemem ama bazen onların elde ettikleri şeyi kaybetmekten korktuklarını hissediyorum. Bu yalnızca doğal bir refleks. Ancak benim için müzik, aklı başında insanlar için değildir. Thomas Mann’ın “Doctor Faustus” romanında şiirsel bir şekilde ifade ettiği gibi, müzik deliler içindir. Bu, merakın, tatminsizliğin ve kendimizi tekrar etme korkusunun bir lanetidir.
On üç albümün ardından ilhamın yalnızca müziğe dayanması mümkün değil. İlham, edebiyattan, sinemadan, tarihten, politikadan, cinsellikten, dinden, insanlığın başarısızlıklarından ve içimizde taşıdığımız kişisel felaketlerden geliyor. Bir şarkı bir gitar riffiyle başlayabilir ama bir cümleden ya da bir görüntüden de doğabilir.
Moonspell’in farklı bir kapakla aynı albümü üreten bir fabrikaya dönüşmesini hiçbir zaman istemedik. Her albüm, o dönemde kim olduğumuzu temsil etmeli. Bu, bazı insanların kafasını karıştırmak ya da onları hayal kırıklığına uğratmak anlamına gelse bile. Hatalar yaptık ama bunlar bizim hatalarımızdı ve ben başarılı bir tekrardansa dürüst bir başarısızlığı tercih ederim.
Film, atmosfer ve çağrışım üzerine kurulu olduğu için her zaman Moonspell’e yakın olmuştur. Dinleyicinin yalnızca bir şarkıyı duymasını istemiyoruz; onun bir hikâyenin içine girmesini, anlatıyı fark etmesini ve kendisinden önce orada neler yaşandığını merak etmesini istiyoruz.
Birlikte çalışmanın son derece ilgi çekici olacağı pek çok yönetmen var. Ingmar Bergman, sessizliği, inancı ve Tanrı’nın yokluğunun yarattığı dehşeti çok iyi anlıyordu. Andrei Tarkovsky, suyu, ateşi ve harabe yapıları ruhani varlıklara dönüştürebiliyordu. David Lynch ise tanıdık olanın yalnızca küçük bir müdahaleyle nasıl en korkutucu hâle gelebileceğini biliyordu.
Daha yakın dönemde Robert Eggers, “Nosferatu” ile vampir karakterine yeniden itibar ve tehlike kazandırdı. Bu film, popüler kültürün yıllar boyunca kapalı tuttuğu bir kapıyı hayal dünyamda yeniden açtı. Vampirler zaman içinde dekoratif ve zararsız figürlere dönüşmüştü. Eggers ise onlara trajediyi, arzuyu ve ölümü geri kazandırdı ve bu yaklaşım “Far From God” için önemli hâle geldi.
Eğer Moonspell bir gün bir filmin içinde yer alacaksa, umarım yalnızca görüntülere eşlik eden bir müzik olmaz. Müziğin o görüntülere musallat olmasını isterdim.
The Greater Good
Night Eternal
In Tremor Dei
Extinct
Everything Invaded
Soulsick
Can’t Bee
Breathe Until We Are No More
Magdalene
Blood Tells
The Great Wolf in the Sky
Vampiria
Alma Mater
Todos os Santos
Fullmoon Madness
Moonspell için Türkiye her zaman özel bir anlam taşıdı. Çünkü buradaki dinleyici, yoğunluğun ne demek olduğunu biliyor. Türk hayranlar bu müziğe kayıtsız ya da yüzeysel bir biçimde yaklaşmıyor. Şarkılara eşlik ediyor, dikkatle dinliyor, hatırlıyor ve kendilerini konser atmosferinin bir parçası olmaya bırakıyorlar.
Ayrıca kıtaların, dinlerin, tarihlerin ve çelişkilerin buluştuğu bir ülkede müziğimizi icra etmek de son derece ilgi çekici. Moonspell her zaman farklı dünyalar arasında var oldu: güzellik ve dehşet, akıl ve içgüdü, kutsal ve dünyevilik arasında. Belki de Türk dinleyiciler bu gerilimi daha iyi hissediyor çünkü bu gerilim onların tarih ve kültürlerinde de mevcut.
İster “Wolfheart” döneminden beri bizi takip ediyor olun, ister “Far From God” ile tanımış olun, Türkiye’deki herkese şunu söylemek istiyorum: Karanlığımıza böylesine tutkulu bir yuva sunduğunuz için teşekkür ederiz.