Röportaj

Murat Ceylan Wish: "Dünyada rock'ı öldürebilecek bir güç olduğuna inanmıyorum"

Murat Ceylan Wish ile ana akıma başkaldıran sert sound’unu, zihinsel tutsaklıktan özgürlüğe uzanan görsel dünyasını ve yeni albüm sürecini konuştuk.
Batıkan Baksı - 6 Mayıs 2026
post image

On yıllık bir zaman sıçraması, zihinsel bir akıl hastanesinin gri koridorları ve gerçekliği sorgulatan o ikonik mavi misketler… Murat Ceylan Wish, sadece yeni bir sound’la değil; toplumsal bir sıkışmışlığın, bireysel bir başkaldırının ve sessizliğin “müzikle konuşmaya başladığı” bir manifestoyla karşımızda. Rock müziğin “öldü” sayıldığı bir iklimde, tavizsiz duruşuyla ana akımın sınırlarını zorlayan Wish ile “dilemekten” “olmaya” geçişin hikâyesini, sanatın paradan arınmış o saf mücadelesini ve neden her şeye rağmen rock’ın ölümsüz olduğunu konuştuk. Kusurlu ama kaçınılmaz olarak gerçek bir dünyaya, Murat Ceylan Wish’in “Quiet Symphony”sine davetlisiniz.

‘Time After Time’ klibinde bir akıl hastanesi koridorundan, on yıl sonrasının karanlık atmosferine sıçrıyoruz. Murat Ceylan için son on yıl, zihinsel bir tutsaklık mıydı yoksa bu büyük patlama için bir kuluçka dönemi mi? Nasıl anlatırsın bu dönemini?

Aslında bu soruya bir seçim yaparak cevap vermek istemiyorum. Çünkü benim için o dönem ne bir tutsaklıktı ne de bir kuluçka süreciydi. Oradaki akıl hastanesi de fiziksel bir yer değil zaten, zihinsel bir durum. Ve bu durum sadece bireysel bir hikâye değil daha çok toplumsal bir sıkışmışlık hâli.Which Way’de ben zaten bu soruyu sormuştum: İçinde yaşadığımız şey gerçekten bir özgürlük mü, yoksa bize özgürlük gibi sunulan bir tutsaklık mı? Toplumsal normlar, dayatılan gerçeklikler ve insanın kendi zihninde kurduğu sınırlar… ‘Time After Time’ ise bunun devamı. Aynı karakteri on yıl sonra görüyoruz ama bir gelişimle değil — daha yoğun, daha agresif, daha sıkışmış bir hâlde. Burada anlatmak istediğim şey benim kişisel olarak on yıl boyunca bir şey beklemem ya da bir süreçten geçmem değil. Daha çok, zaman geçmesine rağmen bazı şeylerin değişmemesi hatta daha da ağırlaşması. 10 yıl sonra aynı yerdeysek ya da daha kötüdeysek, mesele zaman değil, sistemdir. Yani bu bir bireysel hikâyeden çok, zamana yayılan bir gözlem. Toplumun daha iyiye gitmesindense, insanların giderek daha fazla sıkıştığı, daha bunaldığı ve nefes almakta zorlandığı bir yer. O yüzden hem şarkılarda hem de kliplerde gördüğümüz şey aslında aynı yere çıkıyor: Bu bir içsel anlatı gibi görünse de, temelinde bir toplum eleştirisi.

Murat Ceylan Wish’in “Wish”i nereden geliyor?

İsminin yanına eklediğin “Wish” takısı sadece bir marka tercihi mi, yoksa Murat Ceylan’ın müzikal olarak “dilemekten” vazgeçip “olmayı” seçtiği bir kırılma noktasını mı temsil ediyor?

Aslında çok daha basit bir yerden geliyor. “Wish” benim için sonradan yaratılmış bir marka ya da müzikal bir karakter değil. Zaten ismimin içinde var. Murat’ın anlamı “istek”, “dilek” yani İngilizce karşılığıyla zaten “wish”. Ben sadece bunu global bir dilde ifade etmeyi tercih ettim. Ama zamanla şunu fark ettim: Bu sadece bir çeviri değil. Çünkü “dilemek” pasif bir şey. Bir şeyi uzaktan istemek gibi. Ve insan bir noktadan sonra bir seçim yapmak zorunda kalıyor: Ya dilemeye devam edersin ya da o şeye dönüşürsün. Benim için “Wish” o çizginin tam ortası. Bir kırılma anı değil belki ama bir farkındalık.

Albümün adı “Quiet Symphony” ama sunduğun sound oldukça gürültülü, asi ve “rock” bir karakterde. Bu zıtlık, içindeki fırtınaları dışarıya ne kadar yansıtıyor?

Ben rock, alternatif rock ve yer yer senfonik rock yapıyorum ama aynı zamanda klasik müzikten gelen bir piyanistim. O yüzden ne klasik müziksiz bir hayat düşünebiliyorum ne de rock’sız. “Quiet Symphony” benim için yılların birikiminin bir dışa vurumu. Geçirdiğim süreçlerin, duygusal geçişlerin ve olgunlaşmaların müzikle anlatıldığı bir alan. Bu albümde aslında sadece bugünü değil, bugüne kadar içimde birikenleri ve bundan sonra yapacaklarımın da bir ön izlenimini paylaşıyorum. Müzikal olarak da bu yüzden tek bir yerde durmuyor. Alternatif rock, indie dokular, senfonik geçişler… hepsi o birikimin farklı yansımaları. “Quiet Symphony” benim için tam olarak bu: içimde yıllardır büyüyen şeyin müzikle ifade bulması. Sessizliğin müzikle konuşmaya başladığı an.

“İşaretler bazen seni gerçeğe döndürmek için değil, o gerçeğin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettirmek için var…”

Yine aslında klibine dönmek istiyorum çünkü senin görsel yönün de çok güçlü. ‘Time After Time’ klibinde karşımıza çıkan o ikonik mavi misketler ve mavi metaforlar… Onlar senin için geçmişe bağlayan birer zincir mi, yoksa gerçekliğe dönmeni sağlayan birer pusula mı?

Aslında o mavi misketleri tek bir yere koymak istemiyorum. Ne tamamen bir zincirler ne de sadece bir pusula. Onlar daha çok bir “gerçeklik testi”. Zaman zaman şu sorunun içinde buluyorum kendimi: gerçekliğin içinde miyim yoksa içinde miyiz? Yoksa kendi kurduğum bir algının içinde miyim yoksa birlikte kurduğumuz bir algının içinde mi yaşıyoruz? Inception’daki gibi… Bir objeye bakıp “gerçek mi, değil mi?” diye sorgulamak. Rüyanın içindeyken onu gerçek sanmak gibi. O yüzden klipteki obje takipleri benim için çok önemli. Sadece görsel bir detay değil, bilinçli olarak yerleştirilmiş işaretler. Karakterin kendine bıraktığı küçük hatırlatmalar gibi. Ve bu aslında yeni bir şey de değil. Yıllar önce katıldığım programlarda bile, bugün konuştuğumuz bu anlatının içine yerleştirilmiş küçük mesajlar vardı. Özellikle mavi… Benim için özgürlüğün rengi. O yüzden sadece misketlerde değil, kullandığım objelerde, hatta arabada bile bu rengi görüyorsun. Hepsi aynı yerden besleniyor. Ama işin en kritik tarafı şu: bazen o işaretler seni gerçeğe döndürmek için değil o gerçeğin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettirmek için var.

Umut Er ve Burçin Gülbahar ile kurduğunuz o üçlü prodüktör yapısı, senin bireysel özgürlük temalı şarkılarını nasıl bir “ortak manifesto”ya dönüştürdü?

Rock benim için en başta özgürlük demek. Zaten rock özgürlükle başlar ve her zaman bir şey savunur. Bir mesajı vardır. Bazen açık, bazen daha içsel ama mutlaka bir duruş taşır. Bence müzikte en derine inebilen türlerden biri rock. Duygusal olarak en yoğun, en çıplak, en filtresiz hâli. Bazen bir haykırış gibi bazen de hiçbir şey söylemeden gözlerini doldurabilecek kadar gerçek. O yüzden bizim kurduğumuz yapı aslında çok doğal bir yerden geliyor. Çünkü üçümüz de rock’ı sadece dinleyen değil, yapan, çalan ve hisseden insanlarız. Aynı tutkuyu paylaşmak, aynı yolda yürümek… Benim bireysel olarak yazdığım müziklerde ve sözlerde de aslında ortak bir dili paylaşıyoruz. Ve o dilin içinde, farklı fikirlerin tek bir kompozisyonda buluşmasının güzelliğini yaşıyoruz. Ortak manifesto dediğimiz şey de tam olarak bu: planlanmış bir şey değil; aynı duygunun, aynı bakış açısının üç farklı insanda aynı anda karşılık bulması.

Murat Ceylan Wish video kliplerini neden kendi yazıp yönetiyor?

Kliplerini kendin yazıyor ve yönetmeyi tercih ediyorsun. Onur Akçakoca ile çalışırken klipleri sadece bir müzik videosu değil, bir kısa film gibi kurguladınız. Bir müzisyen olarak, görselliğin müziğin önüne geçmesinden korkuyor musun, yoksa ikisini ayrılmaz bir bütün olarak mı görüyorsun?

Evet, yönetmenlik tarafını seviyorum. Çünkü kurduğum dünyayı, kendi içimden çıktığı hâliyle anlatabilmek benim için çok önemli. Kendi gözüme güveniyorum. Ve kafamda olanı en doğru, en saf hâliyle ancak kendim yansıtabileceğime inanıyorum. Ama bu tamamen tek başına yaptığım bir şey de değil. Fikir olarak uyuştuğum, gözüne inandığım, saygı duyduğum insanlarla birlikte çalışıyorum. Yönetmenlik koltuğunu da aslında paylaşarak, birbirimizi besleyerek ilerliyoruz. Ve bu süreç, benim için müziğin doğal bir uzantısı. Görselliğin müziğin önüne geçmesinden korkuyor muyum? Asla. Çünkü müziği söyleyen de, onu yaşayan da, çalan da… Karşınızda gördüğünüz aynı kişi. Hepsi aynı hikâyenin parçaları. O yüzden benim için bu bir yarış değil. Müzik ve görsellik ayrılmaz bir bütün. Ama en sonunda şunu da izleyiciye bırakıyorum: Neye odaklanmak isterlerse, onu görsünler.

“Sanatı para için yaptığın gün, artık sanat yapamazsın…”

Türkiyede rock müziğin “öldü” dendiği bir dönemde, bu kadar sert ve tavizsiz bir rock sound’uyla gelmek bir risk mi yoksa ana akıma karşı bir başkaldırı mı?

Öncelikle ben müziğimi Türkiye için değil, dünya için yapıyorum ve açıkçası dünyada rock’ı öldürebilecek bir gücün olduğuna inanmıyorum. Rock ölmez. Sadece insanların dönemsel müzik zevkleri değişebilir ya da bazı ülkeler demografik olarak farklı türlere daha yatkın olabilir. Ama bu, onun yok olduğu anlamına gelmez. Düşünsene; Led Zeppelin, Pink Floyd, AC/DC, Kurt Cobain, David Bowie, Prince, The Doors, The Rolling Stones, Foo Fighters, Chris Cornell, Queen, Red Hot Chili Peppers, Queens of the Stone Age, Jimi Hendrix, Eric Clapton, Slash ve daha sayamayacağım onlarca, yüzlerce isim. Bunları hayatımızdan nasıl çıkarabiliriz? Nasıl “öldü” diyebiliriz? O yüzden benim yaptığım şey çok basit: ben sevdiğim müziği yapıyorum. Ve müziğimden asla taviz vermemek için yapıyorum. Hatta bunu açıkça söyleyebilirim; ben sevdiğim müziği yaşatabilmek için iki işte çalışıyorum. Çünkü benim için sanat, para kazanmak için yapılan bir şey değil. Sanatı para için yaptığın gün, artık sanat yapamazsın. Hayat seni bazen farklı yollarla sınar. Eğer hâlâ aynı tutkuyla müziğine bağlıysan ve taviz vermek istemiyorsan, o zaman alternatif yollar bulursun. Benim yaptığım da bu. Hem çalışıyorum, hem üretiyorum, hem de sevdiğim şeyi yapıyorum. Ve bundan gerçekten keyif alıyorum. Çünkü bir şey için mücadele etmek, insanın kendine olan saygısını artırıyor ve o mücadele, müziğime olan bağlılığımı daha da büyütüyor ve Kurt Cobain’in dediği gibi: “Kim olduğum için nefret edilmek, olmadığım biri için sevilmekten iyidir.” Eğer bu bir riskse o zaman zaten doğru yerdeyim.

Murat Ceylan Wish’in vokal tekniği

‘Time After Time’da çok daha güçlü ve çiğ bir vokal duyuyoruz. Sesini bir enstrüman gibi kullanırken, o “asi ruhu” yakalamak için vokal tekniğinde neleri değiştirdin?

Açıkçası vokal tekniğimde radikal bir değişiklik yaptığımı düşünmüyorum. Daha çok zamanla oturan bir şey bu. Senelerce şarkı söyleyerek sesimi birçok farklı yerde duyma ve kendimi dinleme fırsatına sahip oldum. Ve zaman geçtikçe aslında doğru olanı siz buluyorsunuz. Zaten sesiniz sizi oraya yönlendiriyor. ‘Time After Time’da duyulan o daha çiğ ve güçlü ton da buradan geliyor. Daha az kontrol ettiğim, daha az filtrelediğim bir yerden. Zaman geçtikçe — yaş diyelim, gerçi yaş diye bir şey var mı, o da ayrı bir konu ama neyse — insanın karakteri yaşanmışlıkla birlikte oturuyor. Ses de biraz öyle. Şarkı söyledikçe, yıllar geçtikçe, aynı bir insan gibi kendi karakterini buluyor.

Klipteki karakterin sanrılarıyla ana akımdaki “görünen” yüzün arasında bir benzerlik var mı? Hangisi gerçek Murat, hangisi bir illüzyon?

Bir insan düşün… İki yüzü var. Biri herkesin gördüğü, diğeri sadece kendisinin bildiği. Şimdi sana bir soru: Eğer bir yüzü gerçek diye seçersen, diğerini otomatik olarak yalan mı yapmış olursun? Ya da asıl illüzyon seçmek zorunda olduğunu düşünmen mi? Ben hangisiyim biliyor musun? Gördüğün müyüm yoksa görmeye hazır olduğun kadar mıyım?

Şarkılarında modern prodüksiyon tekniklerini klasik rock ruhuyla harmanlıyorsun. Bu dengeyi kurarken “vintage” olandan kopamadığın o vazgeçilmez unsur ne?

Benim için müzik, temiz duyulmasından çok gerçek hissettirmesiyle ilgili. Bazen o “kusurlu” taraf aslında en doğru taraf oluyor. Çünkü klasik rock’ta seni çeken şey mükemmellik değil, gerçeklik. Vintage dediğimiz şey de bence teknik bir tercih değil. 80’ler, 90’lar, 2000’ler hatta daha da gerisi. Aslında özlediğimiz şey bir sound değil, bir duygu. Bir döneme ait olmaktan çok, bir hissin dönemine ait olmak. Kullandığın ekipman, plug-in’ler ya da prodüksiyon teknikleri değişebilir. Ama o müziğin içindeki duygu, o organik akış kaybolduğu an ne kadar modern olursa olsun bir şey eksik kalıyor.

“Quiet Symphony” Albümünde Başka Neler Var?

’Say What You Wanna Be’ ve ‘Time After Time’dan sonra gelen ‘’Quiet Symphony’’ teklisi, bu hikayenin finali mi yoksa asıl büyük kaosun başlangıcı mı? Dinleyicilerini neler bekliyor bu süreçte?

‘Quiet Symphony’ benim için bir final gibi hissettirmiyor açıkçası. Daha çok uzun zamandır içimde biriken şeylerin dışarı çıkmaya başladığı bir yer. Metaforik bir eleştiri var içinde ama sadece bir şeye değil birçok şeye. Bireysel de var, toplumsal da var. Biraz dikkatle dinlendiğinde ne anlatmak istediğim zaten kendini gösteriyor. ‘Say What You Wanna Be’, ‘Which Way’, ‘Time After Time’… Hepsi aslında aynı yerden çıkan parçalar. Aynı hikâyenin farklı anları gibi. Ve bu süreç devam ediyor. Bu ay çıkacak olan ‘Last Piano’, ‘Spending Days of Heaven’, ‘Ghost’ ve albümün sonunda sadece piyano çaldığım klasik bir eser var. Bunların hepsi birlikte bir şey anlatıyor. Benim için bu albüm, bir şeyi bitirmekten çok kendi içimde neyi anlatmak istediğimi daha net görmeye başladığım bir nokta. Belki de ilk defa gerçekten yazdığımı hissettiğim yer.

Şarkının merkezindeki “kendi hikayesini yazanların manifestosu” ifadesinden yola çıkarsak; son olarak Murat Ceylan Wish bugün kendi hikayesinin hangi sayfasını yazıyor?

Sayfa 1: Artık ne yazdığımı değil aslında neden yazdığımı biliyorum. Ve bu bilgiyle yazılan her şey, kusurlu olabilir ama kaçınılmaz olarak gerçektir.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans