
Son haftalarda sosyal medya akışlarımızda tek bir ses yankılanıyor: “VE SENNNNNNNN…” Okurken de kulağınızda yankılandı değil mi? Neco’nun o buğulu sesiyle hayat verdiği “Seni Bana Katsam” şarkısı, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabından uyarlanan aynı isimli dizinin soundtrack’i olarak tüm alemi etkisi altına aldı. Neco’nun 1977 yılında çıkardığı “Seni Bana Katsam/Kıyamet Günü” şarkılarını barındıran 45’liğin ön yüzünde yer alan “Seni Bana Katsam” parçası Z kuşağından X kuşağına kadar herkesi ortak bir melankolide buluşturdu aslında. Ancak bu tabii ki eski bir şarkının sadece popülerleşmesinden ibaret değil. Bu, dünya olarak içine düştüğümüz devasa bir nostalji illüzyonunun da son halkası. Bugün dijital platformlara saniyede yüklenen binlerce yeni şarkı varken neden ısrarla “eski” olanın peşindeyiz hiç düşündünüz mü?
Ayrıca bu yalnızca dizilerde ya da filmlerde duyduğumuz şarkılarla da sınırlı değil. Yıllar önce dağılmış, birbirine küsmüş, müziği çoktan bırakmış rock gruplarının “yeniden birleşiyoruz” haberi geldiğinde, biletleri 10 dakikada sold out ettiren o çılgınca heyecanı neyle açıklayabiliriz? Bu, şüphesiz ki sadece bir özlem değil; bir imgenin de inşası. İnsanlar o şarkıları dinlerken veya o grupların geri dönüşüne sevinirken aslında o dönemin siyasi kargaşasını, ekonomik buhranlarını ya da sıradan sancılı günlerini hatırlamıyor. Hafızalar, tıpkı usta bir kurgucu gibi geçmişin tüm dikenlerini ayıklıyor ve geriye sadece pürüzsüz, retro filtrelerin altındaki o toz pembe illüzyonu bırakıyor. Müzik burada bir hatırlatıcıdan ziyade, bir sakinleştirici görevi görüyor; bizi bugünün belirsiz, kaygılı ve gürültülü dünyasından çekip sonunu bildiğimiz o güvenli geçmişin kucağına bırakıyor. Peki bu müzikli illüzyonun altında yatan gerçek sosyolojik motivasyon ne? Neden olmayan bir gerçekliğe, bir “altın çağ” masalına bu kadar muhtacız?
Müzik, insan belleğinde diğer tüm duyulardan daha imtiyazlı bir yere sahip hiç kuşkusuz, bunu kabul etmek gerekiyor. Nörobilimsel açıdan baktığımızda, bir melodi duyduğumuzda beynimiz sadece o sesi işlemiyor, o sesin ilk kez duyulduğu andaki duyguları da bir paket hâlinde geri getiriyor. Fakat unutulmaması gereken bir şey var ki o da beynimizin bu paketleri getirirken estetik bir filtreleme yaptığı gerçeği. Kültür kuramcısı Svetlana Boym’un literatüre kazandırdığı “restoratif nostalji” kavramı tam da burada devreye giriyor. Geçmişi olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi yeniden inşa etme arzusu olan restoratif nostalji kavramı, genellikle toplumsal ve politik hareketlerde sık sık karşımıza çıkar. Burada da aslında romantik bir nostalji kavramı vardır ve insanlar, geleceğe yönelmek yerine idealize ettikleri bir gerçekliğe sığınır. Dönem yapımlarında kullanılan nostaljik şarkılar, bize 70’lerin sonundaki toplumsal gerilimi, sokaklardaki huzursuzluğu veya dönemin sert politik iklimini hatırlatmaz. Aksine o şarkı bir katalizör görevi görerek zihnimizdeki tüm çapakları temizler. Dolayısıyla müzik, travmayı romantize etme gücüyle geçmişi bir tasarım harikasına dönüştürür. Dinleyici, şarkının içindeki hüzne sığınırken aslında o dönemin gerçek acılarıyla ilgilenmez, bugünün karmaşasından kaçabileceği sahte bir melankoliyi satın alır.
Eski rock gruplarının on yıllar sonra, saçları ağarmış ve ideolojik keskinlikleri görece törpülenmiş olarak yeniden sahneye çıkması, müzikli nostalji illüzyonunun en somut örneği esasında. Dağılmış bir grubun yeniden birleşmesi, kitleler için sadece bir konser bileti olarak anlatılamaz. Çünkü daha ziyade kaybedilmiş bir gençlik hakkının iadesi gibi bir şey bu. “Peki bu dönüşler neden bu kadar çılgınca tepkilerle karşılanıyor?” diye de bakacak olursak bir zamansal donmadan söz edebiliriz. Dinleyiciler, yıllar önce dağılmış bir grubun yeniden birleştiğinde verdiği konsere gittiğinde grubun bugünkü hâlini, değişen dünya görüşlerini veya olgunlaşmış sound’larını dinlemeye gitmez; onlar genellikle sahnede kendi 20 yaşındaki hâllerini görmeyi beklerler. Ancak şüphesiz ki bu bir illüzyondur çünkü ne grup eski gruptur ne de dinleyici o eski dinleyicidir. Durum böyledir böyle olmasına ama sahnede ilk notaya basıldığında, kolektif bir yalan da orada devreye girer. Bir anda o grubun dağılmasına sebep olan iç çekişmeler, imkansızlıklar, dönemin ruhundaki o öfke unutuluverir. Geriye dönen grup da aslında bizim bugünkü dünyamızda sığınabileceğimiz son güvenli limandır. Geçmiş, ne kadar acı olursa olsun yaşanmış ve bitmiştir. Dolayısıyla sonu bellidir ve kontrol edilebilir. Gelecek ise tekinsiz ve gürültülüdür. İşte bu yüzden günümüzde 30 yıl öncenin sound’unu aramak aslında bir hayatta kalma refleksinden ibarettir.
Bir dönem dizisinde duyulan bir şarkı üzerinden bahsi geçen dönemi altın çağ ilan etmek, tarihin gerçekliğine yapılmış en büyük haksızlıklardan biri olabilir. Zira nostaljik şarkılar dinlenip geçmişe dönük romantik bir yaklaşım sergilenirken o dönemdeki insanların hangi korkularla başını yastığa koyduğu ya da yaşanılan sıkıntılar da kolektif olarak reddediliyor. İşte müzik burada mükemmel bir anestezik etki yapar. Örneğin 90’ların rock patlaması düşünülürken barlardaki özgürlük hissi hatırlanır ancak 90’larda yaşanan toplumsal olaylar hiç yaşanmamış gibi davranılır. 90’lar Türkçe pop duyulduğu anda da “O yıllar ne güzeldi ya!” lafı peşinden gelir. Acıyı estetikleştirerek pazarlayan bu nostalji illüzyonu, bize gerçek olmayan bir cennet vaat eder, bu illüzyon sayesinde yüksek çözünürlüklü ve kusursuz bir rüya görmeye başlarız.
Cevap tabii ki evet. Bu nostalji illüzyonunun devasa bir ekonomik karşılığı tabii ki var. Çünkü yeni bir star yaratmak, yeni bir sound inşa etmek ve kitleleri buna ikna etmek günümüzde geçmiş dönemlere göre çok daha riskli ve maliyetli. Buna karşın, efsanevi isimleri bir dizi sahnesiyle yeniden viral yapmak veya 10 yıl önce dağılmış bir grubu “efsane geri dönüyor” sloganlarıyla konser alanlarına taşımak garantili bir yatırım. Ancak bu durumun müzik endüstrisinde yarattığı en büyük kriz, yaratıcılığın tıkanması oluyor. Düşünsenize, eğer biz sürekli geçmişin illüzyonuna yatırım yaparsak bugünün klasiklerini nasıl inşa edebiliriz? Nostalji, tadında bırakıldığında geçmişe bir selam duruşuyken ana akımın tamamını kaplayan bir hâle dönüştüğünde yeni müziklerin ortaya çıkmasının da önüne geçiyor ister istemez. Dinleyici de “Nerede o eski şarkılar?” dedikçe endüstri yeni bir şey denemek yerine eskiyi parlatıp tekrar servis etmeyi seçiyor. Bu da yerinde sayan, sürekli geçmişin ekmeğini yiyen ve yarına dair bir cümle kuramayan bir müzik ortamının oluşmasına sebep oluyor.

Sonuç olarak, nostaljik şarkılar dolayısıyla yaşanılan bu kolektif heyecan ve özlem; esasen o şarkıların bizi götürdüğüne inandığımız o masum ve güvenli dünyaya duyulan hislerden ibaret. Geçmişin güvenli limanı, sadece bugünden kaçmak istenildiği sürece huzurlu. O limandan kalkan geminin camından dışarı bakıldığında ise hayatın tüm hızıyla devam ettiğini görmek de mümkün. Müziği bir battaniye gibi üzerimize örtüp uyumak yerine, onu bugünü anlamak ve tıpkı geçmişte olduğu gibi yeni sahici şarkılar yaratmak için kullanırsak ileride bugünlerin müziğinden bahsetmek mümkün olacak.