Ana SayfaÖzel DosyaNepotizmden Sıyrılanlar: Sofia Coppola

Nepotizmden Sıyrılanlar: Sofia Coppola

Ünlü ve/veya başarılı birinin çocuğu olmanın farklı dertleri beraberinde getirdiğini bazen bu çocukların kendi uyuz yakınmalarıyla, bazen de kendi gözlemlerimizle fark ediyoruz. Benim lugatımda “güzel dert” kavramının tanımı altında bulunan bu mevzu bazı ünlü çocuklarının kendi yollarını çatır çatır çizdiği istisnalarla güzelleşiyor…

Neslihan Atcan ALTAN

Ve bu güzelleşenler nepotizm belasını (!) kendilerinden uzak tutabiliyor. Kimden mi bahsediyorum kuzum? Sofia Coppola elbette. Siz Kiefer Sutherland, Charlie Sheen, Benedict Cumberbatch, Gywneth Paltrow, Miley Cyrus, Angelina Jolie’den falan mı bahsettiğimi sanmıştınız? -bu da iyi konu ha, niye yazmadım bunu?-

Coppola Mirası

Francis Ford Coppola’nın kızı olmak gerçek bir baskı yaratabilir insanın üstünde. Ben olsam bende bir yaygı olma isteği uyandırırdı o ayrı. Sofia bir ben değil. Kadın babasının filmi “Godfather III” (1990)’te çok kötü oynayarak milleti sinirlendirdikten sonra “Bu böyle olmayacak” demiş olmalı ki zart diye 1999 yılında benim de kendisinin en sevdiğim filmlerinden birincisi olan “The Virgin Suicides”la “Alın lan, oyunculuğum maymundan hallice olabilir ama yönetmenliğim nasıl, hı?” diye bizi bir sarstı. Ne olduğumuzu şaşıran bizler -abartıya bak ve bizler kim? Ben ve mahalle arkadaşlarım- bu Jeffrey Eugenides romanı uyarlamasına Stendhal Sendromu-vari reaksiyonlarımızla türlü taşkınlıklara giriştik falan -niye böyle yalan söyleme ihtiyacı duyuyorum ben?- Sonrasında kendisini tut, tutabilirsen.

Sofia’nın Dünyası

2000’lerin en mühim filmleri arasına girip dönemin birçok sinemacısını kıskandıran Lost in Translation” hangimizi etkilemedi? 2003 yılının en iyi orijinal senaryo ödülünü alan film yine de politik doğruculardan eleştiriler almayı başardı ve Coppola Japon kültürünü “beyaz bakışıyla”, yüzeysel ve önyargılı bir şekilde aktarmakla suçlandı. Yahu kadın 27 günde hala üzerinde yazılıp çizilen bir film yapmış, yok efendim Japon kültürü bu mudur? Ayol, filmin konusu bu mudur? Japonya mizansen ve karakter be! Çıkıvereceğim lady çizgimden ha! Cennet Mahallesi’ne çeyrek var gibi bir şey…

Neyse. Sonrasında Fransa’nın en önemli kraliyet figürlerinden Mary Antoinette’in hayatını anlattığı ve bunu yaparken 70’lerin new-wave parçalarını filmin soundtrack’ine anakronistik bir şekilde yedirdiği “Mary Antoinnette” (2006) geliyor. İtiraf edeyim, film bende demini ikinci kez izleyip üzerine bir süre düşündükten sonra almıştı. Özellikle bir dönem filminin “yanlış dönem” müziğini kullanması ilk başta beni rahatsız etmişti. Sonradan bu fikri ziyadesiyle yaratıcı ve şık buldum, o ayrı.

Sofia hanımefendi, bir sonraki işini dönemin hızlı çocuğu Stephen Dorf’la -Şu an takım elbise içine el örgüsü sütlü kahverengi yelek giymiş Orman Bakanlığı memuru- yaratıyor ve ortaya “Somewhere” (2010) çıkıyor. Bu filmin Joel Coen ve Quentin Tarantino tarafından çok beğenildiğini ve rahmetli film eleştirmeni Roger Ebert’ten de övgü üstüne övgü aldığını hatırlatmak isterim. Filmin hikayesi Sofia’nın kendi babasıyla olan ilişkisini hafiften andırmasıyla da ilgi çekiyor. Hanımefendi bu filmle Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı kazanıyor. “Bende boş yok” yazan tişört giyse sırıtmaz yani canım Sofia Coppola’mız.  Yeri gelmişken bu filmi o kadar da sevmediğimi şuraya sokuşturayım, sonra sanki sizlere yalan söylemişim gibi hissediyorum.

Coppola Hanım’ın, bir sonraki filmi -aslında arada başka işleri de var ama ben bunlardan bahsediyorum- “The Beguiled” (2017) kendisine Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü getiriyor. Southern Gothic tarzı romanından uyarlanan filmi Nicole Kidman ve Elle Fanning’in olağanüstü performanslarıyla da hatırlarsınız herhalde.

Ve gelelim son işi “Priscillaya (2023). Açıkçası filmin uyarlandığı Priscilla Presley’nin oto-biyografisini okumuş biri olarak Elvis Presley’nin hükmedici, pedofil ve toksik karanlığının yeterince derin işlenmediğini, bunun da Kral’a duyulan saygıdan kaynaklandığını düşünüyorum. Priscilla’nın da yıllar içindeki değişimi çok yüzeysel geçilmiş. Dolayısıyla filmi biraz aceleye getirilmiş buldum. Ama bu durumu, Sofia hanımın benim için özelden özel Air parçası ‘Playground Love’’ın ve White Stripes’ın en sevdiğim parçalarından olan ‘I don’t know what to do with myself’in videolarını çekmiş olduğu gerçeği sayesinde görmezden geliyorum.

Uzun lafın kısası Coppola doğulmaz, olunur diyeceğim ama hanımefendi hem doğmuş hem de olmuş. Keskin gözü, çarpıcı tarzı, benzersiz hikaye anlatıcılığı, sinemasının ikonik müzik koleksiyonu ve bitmeyen fikirleriyle Sofia Coppola bize erkek egemen bir endüstride her şeye rağmen yol alınabileceğini kanıtlayan önemli bir değer. Coppola denince “Hangisi?” sorusunu duymak bile kendisinin bu dünyada tüm ağırlığı ve çekim gücüyle ve babasından bağımsız olarak var olduğunun kanıtı. Aslansın be Sofia. Böyle devam. Arkandayız.

BENZER İÇERİKLER

EN ÇOK OKUNANLAR

ÖZEL DOSYALAR