
76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin açılışını yapan “İyi Erkek Yok”, Şahrbanoo Sadat’ın üçüncü uzun metraj filmi. Bu defa Sadat filmin hem yazar ve yönetmen koltuğunda oturuyor hem de anlaştığı oyuncu son anda filmden çekildiği için başrolü üstleniyor. -Pek de iyi yapıyor.- “Afganistan’da iyi erkekler var mı?” sorusuyla başlayıp kısa sürede merceğin altına tüm dünyayı ve insanoğlunu alıyor. Hem politik, hem romantik hem de komik olma iddiasıyla yola çıkan film, iddialarının altını pek de boş bırakmıyor. Filmin yapımcı koltuğunda Katja Adomeit otururken görüntü yönetmenliğinde Virginie Surdej ve kurguda Alexandra Strauss bulunuyor. Film müzikleri ise besteci Harpreet Bansal imzalı. Şöyle güzel isimlerle, başarılı tercihlerle, böylesi bir kadroyla bu filmi yaratan tüm ekibi nasıl övmeyelim?




Bizzat Sadat tarafından canlandırılan Naru, Kabil Tv’de çalışan bir kameraman. Gündüz kuşağının yüzeyselliğine sıkışmış ve mutsuzken, sokaklarda haber kovalayan bir gazeteci olmak istiyor. Ancak şartlar buna elverişli değil. Çalışmayan, elinden iş gelmeyen, ekonomik olarak Naru’ya bağımlı bir adamla evlenip çocuk sahibi olmuş. Artık eşini terk etmiş, yine de oğlu Liam’ın vekaletini kaybetme ihtimaline karşın resmi olarak boşanmayı tercih etmiyor. Ancak, şartlar buna da elvermiyor. Naru sürekli ezildiği ve asla saygı görmediği iş yerinde meslektaşı erkeklerle, tek başına oğlunu büyütmeye çalışırken sürekli sorun çıkaran kocasıyla uğraşmak zorunda. Derin bir nefes almakta zorlandınız değil mi?
Fakat Naru, mücadeleden vazgeçmeyen biri. Başındaki gevşek mor eşarp, ekranda devasa bir özgürlük bayrağına dönüşüyor adeta. Yalnızca rengiyle değil, yarattığı imkanlarla da. Sanırım biraz da Sadat’ın özellikle otobiyografik tercihiyle, asla boyun eğmiyor. Alabildiği tek ve en büyük haber işinde, sadece kadın olduğu için işler bozulduğunda sokakta kadınlarla röportaj yaparken rüştünü ispatlıyor. Kadın olduğu için çantasını aramayan polislere de bağırıyor, tüm haklılığıyla işlerini doğru yapmadıkları için intihar bombacılarının kadınlardan seçildiğini ve büyük kayıplara neden olduğunu haykırıyor. “Aile bölümü” denilerek kadınların kapatıldığı, lokantaların küçük ve karanlık odalarına isyan ediyor. Talebi de sadece insanca yaşamak aslında, deryalar, denizler, okyanuslarla dolu dünyada, sadece küçük bir akvaryum önünde yemek yiyebilmek. Naru’nun, sürgünde yaşayan bir kadın tarafından yazılıp yönetilmesi ve hatta canlandırılması, filme öyle bir derinlik katıyor ki bizler, dünyanın kısmen şanslı coğrafyalarında gündelik yaşamını sürdürenler bu derinlikte boğula-yazıyoruz.

Ünlü ve saygın gazeteci Qodrat’ın Anwar Hashimi tarafından canlandırılması da benzer bir nedenden kaynaklanıyor. Verdiği röportajlarda Sadat, hem meslektaşı hem de yakın arkadaşı Hashimi’nin, onu iyi erkeklerin varlığına inandırdığını söylüyor. Elbette, filmde kurgulanan Qodrat’ın bu noktaya gelmesi hayli zaman alıyor. Filmin defalarca dile getirilen ve tartışmaya da kapatılan net yargı cümlesi, içindeki bulundukları toplumun ve büyüdükleri coğrafyanın erkekleri isteseler de istemeseler de kadın düşmanlarına, şiddet faillerine ve zorbalara dönüştürdüğü.
Bu perspektifle, Qodrat’ın bir kadını kameraman olarak karşısında gördüğünde verdiği ilk tepkisi de onu ciddiye almamak ve rencide etmek oluyor. Naru’nun isyanının sembolü haline gelen mor eşarbı, Taliban üyesiyle gerçekleştirilecek röportaj sırasında kaydığında ve üst düzey yetkili nefret kusarak röportajı reddettiğinde, Naru’yu suçlamaktan hatta onu cezalandırmaktan geri durmuyor. Onu, emreder bir şekilde sevgililer günü temalı sokak röportajları yapmasını söyleyerek yolun ortasında bırakıyor. Ve Naru, sokaklardaki kadınlara “iyi erkek var mı?” diye sorarak fevkalade bir iş çıkarıyor. Kadınlara mikrofon yöneltip onların sesini duyurmaya çalışan Naru, her yaştan kadının zorlu hikayesine zayıf da olsa bir ışık tutuyor. Bir kadının, kadınlara söz hakkı vermesi ile başlayan röportajları kısa sürede ona yeni bir kariyer imkanı sunuyor. Yeni kariyerinin tesis ettiği birliktelik öyle güçlü bir hal alıyor ki, Naru, Qodrat ile bir ekip haline gelip sürekli birlikte çalışmaya başlıyor. Tüm bu süreç, ikili arasında bir çekim oluşmasını sağlıyor. Hatta Naru, arkadaşlarına “Bir erkeğin bu kadar saygılı davrandığını hiç görmedim” diyor. Film, romantik bir öyküyü mizahi yanını sivrilterek anlatmayı arzuluyor. Birbirlerine son derece saygılı, sadece aynı dertten paydaş olanların hissedebileceği, güçlü bir bağ yaratıyorlar. Çok geçmeden başlarına Naru’nun sorunlu kocası, toplumun bakışı ve resmi üniformalı haydutlar geliyor.
İsyankar ve boyun eğmeyen güçlü kadın kimliğinin önüne anneliği geçen -geçmek zorunda bırakılan- Naru kendisini, ne yazık ki, artık sadece ona buyrulanları yapabildiği bir hayatın içinde buluyor. Çok üzücü, çok sahici… Hemen ardından ABD, Afganistan’dan çekileceğini duyuruyor. Şimdiye kadar seyrettiğimiz dünyanın, tahammül edilebilir olmasını sağlayan her bir detayın buharlaşıp uçtuğu dakikalar öylece başlıyor.

Günün sonunda, film bize henüz daha ismiyle vaad ettiği sözü tutuyor ve iyi erkek olmadığını ispatlıyor. Her şeye rağmen, kendi kızının doğum gününü kutlamak için onu beklediği evine başka bir kadınla ilgilenirken geç kalan, kendisine ayrılan kaçış hakkını kendi çocukları ve eşi için kullanmayı tercih etmeyen biri Qodrat. Film seyirciden bunu saklamıyor, aksine apaçık biçimde gösteriyor. Zaten Taliban’ın yönetimi ele geçirdiği baskı dünyasında kendisinin hayatta kalması son derece şüpheliyken, bu şartlarda üç çocuğunu büyütecek karısını ve kendi ailesini bu şartlara mecbur bırakırken, beyaz atlı bir kahraman prens gibi görünebilir miydi? Naru’yu ve oğlunu, onlara bahşettiği “tek şans” ile kurtaran bir erkek, ihtiyaç duyduğumuz romantizmin gerçekliğin soğuk duvarlarına çarptığında yok olup giden bir kıvılcımı aslında.
Şahrbanoo Sadat, verdiği demeçlerde defalarca bir Afgan romantik komedisi yapmak istediğini vurgulamış. Hatta bu isteğini uygunsuz gören yanıtlara da gücenmiş ve bunu kendisinin söz söyleme hakkının alındığı şeklinde yorumlamış. Dürüst olmak gerekirse, böyle bir komediye ihtiyacımız var mı, hatta filmi komedi olarak işaretleyebilecek yeterliliğe sahip miyiz bilemiyorum. Hele ki, tamamen gerçek olaylara dayanan terör sahneleri ile filmin hemen ardından akan saldırılarda yaşamını yitirenlerin isimlerini gördükten sonra. Ya da o sırada havaalanının içinde kelimenin tam anlamıyla nasıl bir can pazarı yaşandığını haberlerde henüz daha çok yakın zamanda izlemişken. Fevkalade romantik son sahnenin büyüsüne kapılmamızı engelleyecek başka bir şeye ihtiyacımız var mı? Ancak tüm bunları, kavramları, tanımları ve kategorileştirme çabalarını bir yana bırakırsak “No Good Men” kadın neşesiyle dolu, dopdolu bir film.
Sadat’ın dertleri ve tasaları neşe dolu bir anlatıyla kucakladığına da, bunu son derece güçlü bir baş etme yöntemi ve hatta silahı olarak gördüğüne de hiç şüphe yok. Zaten, filmin en büyük başarısı da olağan trajedinin böylesi bir yaşam gücüyle ele alınma becerisi. Eril tahakkümün arşa çıktığı diyarlarda gezinen “İyi Erkek Yok”, her şeye rağmen umudumuzu kaybetmemeyi salık verirken seyirciyi ara sıra kaktüslerde çiçek aramaya davet ediyor.
İyi seyirler!