
Öykü Dörter, Los Angeles’ın kaotik, hızlı üretim çarklarından İstanbul’un melankolik dokusuna uzanan yolculuğunda kendi bağımsızlık bayrağını en baştan dalgalandırmayı seçenlerden. Kendi plak şirketini kurarak müzik endüstrisinin kurallarına kafa tutan, R&B’den rock’a cesurca uzanan eklektik sound’uyla sınırları reddeden genç bir sanatçı. Spotify RADAR Türkiye 2026 seçkisinde de karşımıza çıkan Öykü ile müziğindeki o ‘melez’ ruhu, içsel çatışmalarını, ‘Yarınımız Olmayacak’ teklisindeki karanlık ama bir o kadar da özgürleştirici hissi konuşmak üzere bir araya geldik. Gerçek duyguları hissetmeye hazırlanın çünkü bu hikayede vasat ve renksiz hiçbir duyguya yer yok.

Dergy’e hoş geldin Öykü! Röportajımıza başlarken senin biraz eğitim hikayene göz atmak istedim. Çünkü uluslararası bir serüvenin var ve bunun senin hayatında kırılımlar yarattığını düşünüyorum. Türkiye’de başlayan eğitimini UCLA’de tamamlamış, LA sahnelerinin tozunu yutmuş bir isimsin. Amerika’nın o “aceleci” kültürü ile İstanbul’un melankolisi senin müziğinde nasıl bir “melez” ruh oluşturdu?
Amerika benim için aslında biraz kaos demekti. Çok şey öğrendiğim ama aynı zamanda oldukça zorlandığım bir süreç oldu. Kocaman bir okyanus gibi; insan ilişkilerinin daha hızlı kurulup bazen daha sığ kaldığı, üretimin çok yoğun ve hızlı olduğu, kendi rengini bulmanın ve duyurmanın ise inanılmaz zor olduğu bir alan. Ama bu yüzden bana çok şey öğretti. Bünyesinde barındırdığı sayısız kültür sayesinde kendi sound’umda daha özgür olmayı, sentezler denemeyi ve özgünlüğün gerçekten bir karşılığı olduğunu gösterdi. Başarının, başkasına benzemekten değil, kendi sesine yaklaşmaktan geçtiğini gösterdi diyebilirim. İstanbul ise benim için başka bir yerde duruyor. O da tıpkı Amerika gibi kozmopolit; farklı kültürleri ve dokuları içinde taşıyor. Ama benim için aynı zamanda “ev” anlamına geldiği için ona daha duygusal bir yerden bakıyorum. İster istemez bana daha savunmasız, daha şeffaf olabileceğimi hissettiriyor. Sanırım bu yüzden yaptığım müzikte hem özgür hem özgün hem de gerçekten ben olmaya çalışıyorum.
Kendi label’ını ve stüdyonu kurarak “bağımsızlık” bayrağını en başından çekmişsin sen aslında. Bu senin için bir kontrol tutkusu mu, yoksa hikayeni kimsenin filtrelemesine izin vermeme isteği mi? Ve bu label’da başka bağımsız isimlere de yol açıyor musun?
Bu endüstrinin arka planını görüp deneyimledikten sonra, label sisteminin çalışma prensibinin bana uymadığını fark ettim. Projeye yapılan yatırım karşılığında çoğu zaman haklarının büyük bölümünü devrettiğin, geleceğe kendi adına bir miras bırakamadığın ve bir noktadan sonra onların kurallarına, takvimine ve kreatif vizyonuna uyum sağlaman gereken; şeffaflıktan ve adaletten uzak bir çark gibi hissettirdi bana. İşin ironik tarafı kendini kanıtlamadan ve belli bir isim haline gelmeden kimse projeyi gerçekten ileri taşıyacak ölçekte bir yatırım yapmıyor. Dolayısıyla sanatçı, çoğu zaman kendi yaratıcı kimliğinden çok, belirlenen sistemin içinde çalışan ve her zaman adil karşılık alamayan bir “ürüne” dönüşebiliyor. Bağımsız olmak da kolay değil, yanlış anlaşılmasını istemem. Kendi kendini finanse etmek; başka işlerden, başka yollardan kazandığın parayı kendi müziğine yatırmak, risk almak ve çoğu zaman bütün yükü tek başına taşımak demek. Bu yüzden bağımsız sanatçılara karşı çok ama çok büyük bir saygım var. Gemiyi tek başına yürütmek inanılmaz bir sorumluluk. Ama aynı zamanda çok büyük bir özgürlük. Ben de Amerika’da öğrendiğim şeyleri işin içine katıp kendi alanımı kurmaya çalıştım. Çok zorlandığım, çok hata yaptığım, çok kazık yediğim dönemler oldu. Hem genç hem kadın olduğum için küçümsendiğim ve hakkımın yendiğini hissettiğim durumlarla karşılaştım. Ama bugün dönüp baktığımda, bütün bunların beni bugünkü ben yaptığını görüyorum. O yüzden hiçbir şeyi değiştirmek istemem. Şu an değil belki ama ileride, bütün bu tecrübeleri başkalarına yol açmak ve destek olmak için kullanabildiğim bir yerde olmayı çok isterim.
Geçen gün okuduğum bir röportajında ilk albümün “Senden Önce Ben Kimdim” için “Asıl kavga kendimleymiş” demişsin. Bu albüm, dinleyiciler için bir ayrılık hikayesi olsa da senin için bir “öz sevgi” manifestosu muydu? Nasıl bir bakış açısıyla şekillendirdin bu albümü ve sonrasında nasıl bir çizgiden yürümeyi seçtin?
Benim için bu albüm aslında bir ayrılık hikâyesi olarak başladı. ‘Mutlu Son’ şarkısındaki hesaplaşma duygusuyla yola çıkan albüm; ayrılık sonrası hissedilen kırgınlık, özlem, nefret, geri dönme isteği ve intikam gibi farklı duyguların içinde dolaşıyordu. Sonra bir anda ‘Anlasana‘ oldu. Aslında daha önce karaladığım ama bana fazla ağır geldiği için bir kenara bıraktığım bir hikâyeydi. Ama dönüp dolaşıp geldiğim yer aynı oldu: Bütün bu öfke, aslında biraz da kendimle olan savaşımdı. Bunu fark ettiğim anda hikâye başka bir yere evrildi ve Özgürcan’la birlikte o duygunun üzerine eğilmeye başladık. Bu albümün çok büyük bir kısmını Özgürcan’la birlikte yazdık. Onun renklerinin benim renklerime karışması, albüme bambaşka bir boyut kattı. Bazen birlikte üretmek, kendi sesini kaybetmek değil; tam tersine onu daha net duymak demek oluyor. Sonrasında ‘Ben Senden Önce Kimdim’ geldi. Belki hikâyeyi tam anlamıyla özsevgi noktasına taşıyamadım ama en azından kendimi yeniden bulmam, dağılan parçalarımı tekrar bir araya getirmem gerektiğini anladığım bir yere ulaştım. Çünkü bence çoğu ilişki, aslında birbirimizi sevemediğimiz için değil; kendimizle olan bağımızı onaramadığımız için bitiyor.
Müziğinde türler arasında (R&B’den Rock’a) cesurca geziniyorsun duyduğumuz kadarıyla. Bu eklektik yapıyı kurarken “Dinleyici bunu yadırgar mı?” korkusunu nasıl aştın? Çünkü içinde bulunduğumuz dönem biliyorsun hiç olmadığı kadar dinleyici tercihlerine yönelik çalışmaların ortaya konulduğu bir dönem.
Bence genre’lar arasında gezmek müzisyenliğin en keyifli taraflarından biri. Hep aynı sound’un içinde kalmak, tutan bir işi on kere daha yapmak bir noktadan sonra yaratıcılığı ve üretme heyecanını baltalıyor gibi geliyor bana. Çünkü her hikâye başka bir duygu taşıyor; her duygu da beraberinde başka bir sound’u, başka bir genre’ı çağırıyor. Daha rock altyapısında anlatılması gereken bir şarkıyı zorla “poplaştırmak” ya da tam tersini yapmak bana çok anlamsız geliyor. Müziğin hikâyeye hizmet etmesi gerektiğine inanıyorum. Prodüktörüm BHAN’ın da farklı genre’larda çok güçlü işler yapan biri olması bu anlamda büyük bir şans. Birbirimize alan tanıyarak, keşfetmeye açık kalarak ve sınır koymadan üretmek çok keyifli bir süreç yaratıyor. Ben hiçbir zaman “çok dinleneyim” kaygısıyla çıkmadım bu yola. Çünkü o kaygıyla sürekli eğilip bükülseydim, yaptığım müzikte benden geriye pek bir iz kalmazdı. Benim için daha az dinlenmek pahasına da olsa yapmak istediğim müziği yapmak ve o müzikle gerçekten heyecanlanan insanlara ulaşmak çok daha değerli. İster istemez, ne kadar farklı genre’larda üretsem de bütün şarkıların içinde bana ait izler taşıyan ortak bir sound ortak bir iz oluşuyor aslında. Eğer o çatının altında birilerine dokunabiliyor ve birlikte heyecanlanabiliyorsak, ne mutlu bana.

Spotify RADAR Türkiye 2026 seçkisine dahil edildin. Bağımsız bir sanatçı için bu tip global destekler, müziğin “endüstriyel” tarafıyla barışmanı sağladı mı?
Aslında bana inanılmaz bir motivasyon oldu. Çünkü müzik endüstrisi oldukça acımasız; her şeyi ve herkesi çok hızlı tüketebiliyor. Büyük bir bütçen ya da güçlü bir network’ün yoksa, görünür olmak ve sesini duyurmak gerçekten zorlaşıyor. Bir de kalıplara uymayan, mainstream’in dışında bir müzik yapıyorsan işler daha da zor bir hale geliyor. Dolayısıyla Spotify RADAR programı benim için çok değerliydi. Gerçekten görüldüğümü ve duyulduğumu hissettim. Bağımsız bir müzisyen ve besteci için bu hissin ne kadar önemli olduğunu anlatmak zor. Çünkü bazen mesele sadece destek görmek değil; yaptığın işin bir karşılık bulduğunu hissetmek. Aynı zamanda global bir programın parçası olmak benim için ayrı bir gurur kaynağıydı. Motivasyonumu besleyen, üretmeye devam etme isteğimi güçlendiren çok özel bir deneyim oldu.
Son çıkardığın teklin “Yarınımız Olmayacak“ı, “Aşk ile öfkenin iç içe geçtiği bir yok oluş hikayesi” olarak tanımlıyorsun. Şarkıdaki o “son gece” hissi, senin hayatında neye tekabül ediyor? Yani sadece aşktan bahsetmiyorum burada, senin için son tam olarak ne demek? Bir şeyin ortadaki bitiş hâli mi yoksa o şeyin zihnindeki ya da kalbindeki bitiş hâli mi?
Benim için aşk ve nefret aslında aynı spektrumda. Sanırım ben her güzel şeyin içinde biraz melankoli arayan biriyim. Çok âşıksam bile mesela, “Seni neden daha önce bulmadım?” diye hüzünlenebilirim. Çünkü benim için duygular hiçbir zaman tek katmanlı değil. Bir şeyler bitmiş olsa bile, çoğu zaman benim için gerçekten bitmiş olmuyor. Duyguları kolay kapatabilen biri değilim; onları içimde yaşatmaya, dönüştürmeye ve bazen de onlardan beslenmeye devam ediyorum. Müziğime de ilham oluyor. Aşkın epik olması gerektiğine inanıyorum. Duygular büyük olmalı, insanı sarsmalı, tüm taşları yerinden oynatmalı. Çünkü hayat bana göre vasat ve renksiz bir aşk için fazla kısa. O yüzden hiçbir hikâye benim için yaşandığı anda bitmiyor. Onu içimde, hayal dünyamda ve kalbimde; tamamen tüketene, dönüştürene ve anlamlandırana kadar yaşatıyorum.
Şarkının klibinde turne görüntülerini kullanman, o “yıkım” temasının aksine çok canlı ve kutlama tadında. Bu tezatlığı bilerek mi kurguladın? Bugünlerde ters köşe çalışmalar görmek görece zor biliyorsun.
Yönetmenim Özgürhuan’la birlikte aslında her klibe küçük alt metinler ve gizli anlamlar yerleştirmeye çalışıyoruz. Görsel tarafın da en az müzik kadar katmanlı olmasını seviyoruz. Bu klipte de aslında bir bitişin yasından çok, onun kutlamasını yansıtmak istedik. Şarkı sözleri oldukça karanlık bir yerde duruyor ama sound’un içinde aynı zamanda bir patlama, boşalma ve rahatlama hissi de var. O duygusal çatışma bizim için çok önemliydi çünkü bazen en karanlık hikâyelerin içinde bile özgürleştirici bir taraf olabiliyor. Konserlerimiz de zaten tam olarak böyle bir enerji taşıyor. Duyguların yoğun yaşandığı ama aynı anda bırakıp özgürleşmenin de hissedildiği bir yer oluyor. Bu yüzden o iki dünyayı, yani karanlık hikâyeyi ve onun içindeki katarsis hissini, aynı projede bir araya getirmek istedik.
Şu an ilk büyük turnenin içindesin. Sahne, evde veya stüdyoda yazdığın o şarkıları “kamusallaştırırken” sende nasıl bir dönüşüm yaratıyor? Yani konserler senin şarkılarını ya da üretim sürecinde olduğun mini besteleri nasıl besliyor? Dinleyicilerinden aldığın geri dönüşler müziğinde nasıl evrilmelere yol açıyor?
Kariyerimin belki de en mutlu olduğum dönemi. Çünkü ilk defa yaptığım işin somut karşılığını görüyorum. Stüdyomun dört duvarı arasında, sevdiğim müzisyen dostlarımla birlikte ürettiğimiz şarkıların ulaştığı insanları canlı canlı görmek gerçekten tarif etmesi zor bir deneyim. Özellikle bu ilk turne olduğu için, insanların şarkıları benimle birlikte bağıra bağıra söylemesi, beraber gülmemiz, beraber ağlamamız her konserden sonra bana yeniden doğmuşum gibi hissettiriyor. Sanki o anlarda yaralarımızı birlikte sarıyor, nefret ettiklerimize birlikte sövüyor ve sevdiklerimize aşkımızı beraber ilan ediyoruz. Konserlerin benim için en büyülü tarafı da bu ortaklık. Bir de konser sonrası kalanlarla tanışmak bana kendimi inanılmaz şanslı hissettiriyor. Çünkü bir noktadan sonra müzik sadece anlatmak değil, karşılıklı bir bağ kurmak oluyor. Bu bağ da ister istemez bende daha çok üretme, daha çok paylaşma ve yeni hikâyeler anlatma isteği yaratıyor.
Bir de sen farklı farklı dillere hakimsin. Bu da multikültürel bir yaratım iştahı demek aslında. Kafanın içinde hepsini nasıl bir sıraya koyabiliyorsun? Yani mesela İspanyolca’daki bir deyiş sana Türkçe olarak bir çıktı veriyor mu? Bunun bir avantaj olduğunu düşünüyor musun?
Kendimi kısıtlamamaya çalışıyorum. Kültürlerin ve dillerin iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Ben de İspanyolca müzik dinlemeyi çok seviyorum, İngilizce kitaplar okuyorum; farklı dillerde, farklı kültürlerden birçok şey tüketiyorum. Bunun ürettiğim müziğe yansımasına da izin veriyorum. Eğer yansıyorsa, demek ki öyle olması gerekiyor diye düşünüyorum ve kendime o alanı tanıyorum. Ama bunu bir dilden başka bir dile direkt çeviri gibi değil, daha çok şarkının hikâyesi neyi gerektiriyorsa ona göre şekillenen bir yaklaşım olarak görüyorum. Çünkü bazen bir duygu, hangi dilde söylendiğinden çok nasıl hissettirdiğiyle ilgili oluyor.
Şarkıların genellikle ‘bitişler’, ‘yıkımlar’ ve ‘arayışlar’ üzerine. Peki, her şey sustuğunda ve spotlar kapandığında; Öykü’nün kendi içindeki o ‘yarınımız olmayacak’ korkusunu susturan tek bir melodi var mı?
Ben zihnimle hep bir çatışma içerisindeyim, maalesef onu pek susturamıyorum. En çok kıskandığım insanlar iç huzuru olan insanlar. Ben çoğu zaman bir çatışmanın, bir yetersizlik hissinin içinde çalkalanıyorum. Geçmişe göre daha iyi bir yerdeyim ama henüz o aradığım huzurlu sessizliği bulabilmiş değilim.
Dijitalin hızı, müziği tüketilen bir içerik haline getirdi malum. Sen bu hız çağında, dinleyicinin kalbinde ‘kalıcı bir dövme’ gibi yer etmek için nasıl bir strateji izliyorsun?
Olabildiğince dürüst, şeffaf ve kendim olmaya çalışıyorum. Müziğimi seven insanları sadece şarkılara değil, yazım sürecinden yayınlama aşamasına kadar tüm hikâyeme ortak etmeye çalışıyorum. Bocaladığımda da bunu paylaşıyorum, bir şey başardığımda da… Onları gururlandırmanın mutluluğunu yaşıyorum. Çok hızlı tüketime uygun müzikler yapmamak belki şu anda bana bir dezavantaj gibi görünüyor ama aslında doğru insanlara ulaştığımı hissediyorum. Benim hikâyemde kendi hayatından izler bulan ve bunu sahiplenen insanları görmek beni çok şanslı hissettiriyor. Belki de kalıcı olmanın yolu biraz da buradan geçiyordur, bilmiyorum.
Bugün bu sohbeti bitirirken, daha önce hiçbir yerde söylemediğin, müziğine dair ‘küçük bir sır’ bırakmak ister misin?
Birine bir şarkı yazıyorsam, mutlaka sadece onun anlayabileceği küçük ipuçları bırakırım. Bu, nefret temalı şarkılar için de geçerli.
