Röportaj

Özge Arslan: İçi hikâyelerle dolu bir insanım

Multidisipliner ya da on parmağında on marifet… Hangisini kullanırsanız kullanın yol hep aynı isme çıkıyor: Özge Arslan. Onu tarif ederken listenin en sadeleştirilmiş hali; yazan, yöneten, oynayan, söyleyen, anlatan şeklinde oluyor.
Fatih Önder - 1 Şubat 2026
post image

Doğu Karadeniz’de bir dağ köyündeyseniz hiçbir kitapta yazmayan ama bilmeniz gereken çok önemli meteorolojik bir bilgi var. Eğer bulutlar dağ tarafında toplanıp geliyorsa onların yağdıracağı yağmur kısa sürelidir, vurup geçer. Ve fakat bulutlar deniz tarafında toplanıp geliyorsa o yağmur günlerce sürecektir. Sonrası her yani saran toprak kokusu, insanın içinde açan çiçekler.

Özge Arslan ile konuşurken çocukluğumda öğrendiğim bu bilgi geldi aklıma. Çünkü o; konuşmanın başında yavaş yavaş topladı bulutlarını. Sonrasında öyle bir yağmur yağdırdı ki o toprak kokusu yine geldi burnuma. Düşünen, yazan, söyleyen, oynayan, yöneten, anlatan bir insanla konuşmak da insanın içinde çiçekler açıyormuş, bunu öğrendim.

Siz de söylediklerini bir okuyun, bana hak vereceksiniz.

Özge Arslan’a dair bir araştırmaya girince ilk gözüme çarpan, Türkiye’nin pek çok ilini dolaşmış, birkaçında yaşamış ve en nihayet Anadolu’da uzun bir vakit geçirmiş bir sanatçı olman oldu. Birbirine hem çok benzeyen hem de hiç benzemeyen bu kadar şehir sana hem insani hem de mesleki bağlamda neler kattı?

Ben o şehirlerde bulunduğum her an orada gerçek anlamda bütünüyle var oldum. Tiyatro yaptığım için sadece tiyatro çevresiyle vakit geçirmedim. Yörelerin insanlarıyla sadece tanışmanın ötesinde aynı zamanda birlikte yaşadım. Onlarla hemhâl olmak ve o şekilde yaşamak doğal olarak yoluma yordamıma, kendimi ifade etme biçimime, algılama şeklime ve insanlığıma çok şey kattı.

Mesleki tarafta da aynı şekilde. Şu an oynadığım Nokta oyunu bu harmanın bir dışavurumu. Türkçe-Kürtçe oynadığım bir sahne var mesela ve ben Kürtçe bilmiyorum aslında. Ama o yörede yaşarken kulağımda Kürtçe kelimeler, cümleler öyle bir yer etmiş ki o sahneyi çıkarabildim. Dile, aksana kulağım dolu yani. Ezcümle, kendim yazıp kendim oynadığım oyunda, oralardan topladığım hikâyelerin etkisi olumlu anlamda çok büyük.

özge arslan kimdir

“Ben hiç kimseyi beklemek istemiyorum artık”

Yazan, yöneten, oynayan, söyleyen bir insansınız. Sizi tüm bunları yapmaya iten baskın duygu, hissiyat nedir? 

Kimseyi beklemek istememek. Ben hiç kimseyi beklemek istemiyorum artık. Yeteri kadar bekliyoruz zaten. Çalışıyoruz, ay sonu maaşı bekliyoruz; bir arkadaşımızla plan yapıyoruz, onu bekliyoruz; karşıdan karşıya geçeceğiz, yeşil ışığı bekliyoruz gibi gibi. Hep bekliyoruz yani. Ben buradan dümdüz gidip karşıya geçebilirim ama yol beni başka başka rotalara zorunlu kılıyor. Sistemsel bir rota çizme, bekleme, zaman kollama hâli var. Hayır, ben dümdüz karşıya geçmek istiyorum ve geçebilirim.

Böyle düşünüp bu doğrultuda hareket ederken genel izleme ve/veya dinleme hâlinin “eldeki telefonun gölgesinde” olma durumu biraz kalp kırmıyor mu?

Kendimden yola çıkıyorum. Ben, kendini bildi bileli evinde televizyonu olmamış bir insanım. Hatta şu an benim evimde internet dahi yok. Telefonumdaki internet bana yetiyor. Zaten enikonu telefonu da sosyal medyada kendi müziklerimin ve oyunumun tanıtımını yapmak için kullanıyorum. Onun haricinde dijital dünya ile bağlantılı bir insan değilim.

Ben insanlarla iletişime gülcemaline nazır geçmekten yana olan bir insanım. Bu tarz davranışlar da doğal olarak benim için kırıcı oluyor. Geçtim telefona bakmayı, ben ona bakarken beni “dinliyor gibi” görünenlerden daha çok korkuyorum. Telefon buna göre daha masum geliyor bana hatta.

Bunun sahnede olması daha bir kötü oluyordur herhâlde…

Sahnede ben uçanı kaçanı görürüm. Bunu tarif edemem, anlatamam. Sadece şunu söyleyebilirim: Bütün antenlerim açılıyor. En köşede olan ufak bir hareketlilik bile benden kaçmıyor. Oynadığım karakterin ağzıyla, tamamen oyunun dinamiğine uygun olarak laf atıyorum zaten. Normal hayatta dikkatim hemen dağılır ama oyundayken tam tersi oluyor; pürdikkat bir şekilde devam ediyorum. O tarz anları kusur olarak da görmüyorum. Telefonla çekim yapanlara poz verdiğim dahi oluyor. Her şey oyunun ve rolün alan tanıdığı sınırlar dahilinde oluyor elbette. Yoksa dramatik bir sahnede böyle bir şey olmuyor tabii.i

özger arslan müzik

“Zorbalığın ve zalimliğin doğusu, batısı, dini, imanı, dili, ırkı yoktur”

Nokta oyunu seyirciye ne söylemek istiyor, oyunun ana derdi ne?

Rize-Çayeli’nde ikamet eden Nokta Ana’nın farklı farklı karakterlere bürünüp birbirinden farklı ama özünde aynı kadın hikâyelerini anlattığı bir oyun bu. Hikayemiz, 1800’lü yıllarda Afrika’da geçiyor ve Khoekhoe dilinde konuşuyorum. Nokta Ana bir meddah gibi oyunun açılışını yapıyor, gelecek olan karakterin zeminini hazırlıyor ve çat diye ona dönüşüyor. Sonra tekrar Nokta Ana oluyor, sonra bir başka karakter derken oyun bu şekilde akıyor. Nokta Ana bir hikâye anlatıcısı aslında ve aynı zamanda bütün hikâyeleri oynayan kadın. 1800’lü yıllarda bir Afrika kabilesinde bir kadının yaşadıklarından bugüne bir nevi tarihe ışık tutuyor. Aradan geçen zamanda hiçbir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor. Sonra diyor ki “Benim anam Gürcü, ona da aynısını yapmışlar.” Zorbalığın ve zalimliğin doğusu, batısı, dini, imanı, dili, ırkı yoktur diyor. Finalde bize onu söylüyor.

Yeri gelmişken şunu da sormak isterim: Kültür-sanatın kadın mücadelesine desteği ne boyutta olabilir?

Kadın mücadelesi hepsinin ötesinde ve hepsinin öncesinde kendi başına var zaten. İstenildiği kadar destek olunsun; biz üzerimize giydiğimiz kıyafetten yürüdüğümüz yola kadar her şeyde ne yaşayacağımızın belirsizliğiyle mücadele ediyoruz. Biz hâlâ korku ve kaygı ile yaşıyorsak konu kapanıyor ya da çok daha büyük bir konu açılıyor.

Oyunda anlatıcı Karadenizli bir kadın. Karadeniz’in bir köyünden dünyanın her yerine sirayet etmiş bir sorunu anlatmak… Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Ben dertli biriyim çünkü. Bu da derdi olanın girişeceği bir yük. Dertten kastım hüzünlü ve üzgün biri olmak değil. Meselesi olan bir insanım. Ben bunu yapıyorum çünkü başka çarem yok. Ben bunları yapmazsam, söylemezsem, anlatmazsam, ağlamazsam olmaz. İçi hikâyelerle dolu bir insanım. Meselesi olanların meselesini alan, onu kendine dert edinen, onu anlatma ihtiyacı hisseden bir taraftayım. Ben oyunda sadece kadınlardan da bahsetmiyorum. Hayvanlara yapılan zalimliklerden, doğaya verdiğimiz zararlardan ve en nihayet topyekûn bir cahillikten bahsediyorum. Oyunda şöyle bir yer var mesela: “O dağların, tepelerin, yaylaların, ağaçların, üstüne çıkıp ağladığımız kayaların, yüzdüğümüz derelerin şimdi kamburu var; sırtların büyük bir yük var, insan yükü…” Her şey insan eliyle öylesine kirlendi ki, oyunda ben buna ağlıyorum. Bize verilen nimeti külfet sayıyor olmanın handikaplarını anlatıyorum. Oyunun ana cümlesi bu: “İnsan, nimeti külfet bildi; boş yere ızdıraba düşürdü.”

özge arslan tiyatro

“Ben tiyatroya, müziğe, oyunculuğa, sanata bağımlı bir bünyeyim”

Direksiyonu kırıp biraz daha mesleki bir soruya geçmek istiyorum. Oyuncular nezdinde hem fiziki hem de maddi açıdan en yorucu yer tiyatro olarak gösteriliyor. Ve fakat yine “oyuncular” fırsatını bulur bulmaz da ilk iş yine tiyatroya yöneliyor. Bunun sebebi ne?

Deli işi çünkü. Aklım bana hep şunu söylüyor: “Özge, artık tamam. Çok yoruldun, dinlenmen lazım.” Ama gel gör ki yine oraya atıyorum kendimi. He şu da yanlış anlaşılsın istemem: Beni asıl yoran şey tiyatro ve oyunculuk değil, tiyatro yapan insanlar ve onların ilişkilenme biçimleri. Çok hırçın bir ortam çünkü. Sadece tiyatro da değil, içinde bulunduğum müzik sektörü de aynı şekilde bana çok hırçın geliyor. Herkes çok hırslı ve birbirinin etini yemek üzere gibi canhıraş bir moddalar. Doğal olarak bundan artık hem yoruldum hem de sıkıldım. Tek başıma oyun yapmamın en önemli sebeplerinden biri de bu. En nihayet dönüp dolaşıp tiyatroya geliyorum, evet. Zira bu benim için meditatif bir hâl. Ben oyun boyunca sahnede, özgür olmakla ilgili hiçbir şeyin farkında olmadan var oluyorum. Zihnimi öldürüyorum. Ben tiyatroya, müziğe, oyunculuğa, sanata bağımlı bir bünyeyim.

Peki diziler sizin dünyanızda nasıl bir yer kaplıyor?

Ana akımda olmuyor ama dijital tarafta kimi zaman hakikaten iyi diziler yapılıyor. Kamera karşısında oynama konusu da âşık olduğum bir konu. Ama oradaki ilişkilenme biçimleri de oldukça hırçın, entrikalarla dolu. Çok ciddi bir hakkaniyetsizlik var mesela. Siz konservatuar okumuşsunuz, yıllarca emek vermişsiniz, sahneye çıkıyorsunuz, oyunculuk yapıyorsunuz vs. Dünya iyisi bir oyuncu olsanız dahi onların istediği “bilinirlik” mertebesine ulaşmanız gerekiyor. Gerçek bir dünya değil zaten. Yıllarını bu mesleğe vermiş çok bir oyuncuyu gidiyor en arkadaki X karakteri yapıyor mesela. Ön plandakilerin oyunculuğu pek sorgulanmıyor ama. Onlara zaten bilmem kaç milyonlar sayılıyor ama yıllarını oyunculuğa vermiş ve bu anlamda saygınlık kazanmış bir kişiye küçük bir rol ve çok cüzi rakamları reva görüyorlar. Bu, benim kalbimi acıtıyor. Günün sonunda bu hakkaniyetsiz ortamı benim gibi deliler pek kaldıramıyor.

Şu an ve yakın gelecekte neşretmek istediğiniz neler var?

30 Ocak itibarıyla yeni şarkımı yayımladım: Bir Maziden Bir Masala Tesadüf Oldum. Anneciğimle klibini çektik. Sırada bekleyen o kadar çok şarkı var ki… Kafamın içinde belki yüzlerce şarkı dönüyor. Kafamı toparlayıp sırayla hepsini çıkarma niyetindeyim.

Tiyatro tarafında ise “çok yeni” diyebileceğim iş olarak uyarladığım bir metin var. Oynamak gibi bir düşüncem yok; rejisini, hareket düzenini ve müziklerini yapmak istiyorum. Bir de Euripides’in Kadınları’nı çalışmak hedefindeyiz. Yine benim oynama düşüncem yok, karşı tarafta olacağım. Bunlar gibi yazdığım pek çok şey var ve hepsini hayata geçirmek istiyorum elbette.

özge arslan kimdir

“Dikkatimi dağıtacak hiçbir şeye tahammülüm kalmadı”

Hem şarkı yazarlığı hem de oyun yazarlığı yapıyorsunuz. Zihninizi bu iki farklı disipline nasıl hazırlıyorsunuz?

Dışarıya kendini kapatmak ve demin bahsettiğim o ilişkilenme biçimlerinden uzak durmak… Bu, bana çok iyi geliyor. Artık kendimi merkeze aldım; dikkatimi dağıtacak hiçbir şeye tahammülüm kalmadı. Bu zamana kadar arkadaşlık olsun, romantik anlamda olsun o kadar fedakârca ilişkiler kurdum ki… Artık istemiyorum. Geri çekildim. Çünkü yapmayı hayal ettiğim işlerimin sorumluluğu çok fazla. Artık odağımı, dikkatimi o hayallere vermek istiyorum. Zira esas bunlar benim var olma nedenim. Ben oyun oynamazsam, şarkı söylemezsem, kafamdaki şeyleri hayata geçirmezsem olmaz. Bu reflekslerim elbette bir gün benden ayrılacaklar, yaş diye bir şey var en nihayet. Bir gün bunları yapamayacağım. O yüzden aklımdaki her şeyi yapmak istiyorum. Buna mâni olacak herhangi bir insan potansiyeline iznim yok. Kimsenin hayaliyle ilgilenmiyorum. Elbette yardımlarda bulunuyorum ama artık kendimi paralamıyorum. Gerçek enerjimi, asıl potansiyelimi kendime harcıyorum. Kendimle yeniden tanışıyorum, oturuyorum ve en son ortaya böyle şeyler çıkıyor. Nimetimin şükründeyim. Nimetimi hayata geçirmek ve onu görünür kılmak için çabalıyorum. 

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans