
Müzik endüstrisinde on yılı aşkın süredir çalışan ve aynı zamanda bir etnomüzikolog olarak bu alana yaklaşan biri için bu cümlenin ayrı bir ağırlığı var. Bu alanda sinizm çoğu zaman bir kusurdan çok profesyonel bir refleks, kendini korumanın en kolay yolu olarak işliyor. Naifliği bilinçli olarak seçmek ise belirli tutkulara tutunmaya devam ederken sürdürülmesi zor bir pozisyonu benimsemek anlamına geliyor.
Cunda’nın kuzeyinde, denizin hemen kıyısında konumlanan Pür Cunda; beş kayıt stüdyosu, on iki konaklama odası ve bir restoranı bir araya getiriyor. Proje 2019’da başladı ve 2026’da tamamlandı. Akustik tasarımı Level Acoustic Design tarafından gerçekleştirildi. Studio A’da 110 metrekarelik bir canlı kayıt odası, yenilenmiş bir SSL 4048 G+ konsol ve Fazioli F278 konser piyanosu bulunuyor.
Böylesi büyük bir tesisin burada inşa edilmiş olması tek başına dikkat çekici. Ancak benim ilgimi çeken, teknik envanterin ötesinde başlıyor: Böyle bir yer kimin için? İçinde bulunduğu adayla nasıl bir ilişki kuracak? Kısıtlı bir bütçeyle çalışan bir müzisyen kapısından içeri girebilecek mi?
Bu tür projeler genellikle iki dinamikten biri üzerinden ilerliyor. Ya sektör dışından gelen sermaye tepeden aşağıya doğru bir konsept inşa ediyor ya da sektörün içinden çıkan güçlü bir fikir, yeterli kaynak olmadığı için küçülmek zorunda kalıyor. Pür ise farklı bir denklem üzerinden ilerliyor gibi görünüyor. Yıllarca eğitim vermiş ve aktif olarak üretmeye devam eden birinin yaratıcı yaklaşımı, kurucuların müzik ve bölge için uzun vadeli vizyonuyla kesişmiş durumda. Sektörün içinden gelen bu tür bir uyum, göründüğünden çok daha nadir.
Bu vizyonu günlük pratiğe dönüştüren kişi ise Pieter Snapper. Otuz yılı aşkın kariyerinde Chicago’dan Singapur’a kadar farklı stüdyolarda çalıştı. Uzun yıllar İTÜ MIAM ve Anadolu Üniversitesi’nde ders verdi, Fazıl Say ile yirmi altı albüm üzerinde çalıştı ve mastering kredileri arasında The Rolling Stones, Seal ve Paloma Faith gibi isimler bulunuyor. Snapper, inşaat aşamasında akustik danışman olarak Pür’e katıldı; bugün ise Sanat Direktörü ve Baş Mastering Mühendisi olarak kurucuların vizyonunu binanın içinde yaşayan bir kültüre dönüştürmeye yardımcı oluyor. Bu nedenle aşağıdaki söyleşi, stüdyodaki SSL’den çok daha fazlasını soruyor. Adanın rüzgârlarını, yerel ekosistemle kurulan ilişkiyi ve kısıtlı bütçelerle çalışan müzisyenlere nasıl alan açılabileceğini ele alıyor. Bazı cevaplar net; bazıları ise hâlâ şekillenmekte olan bir şeyin taşıdığı dürüst belirsizliği barındırıyor.

Pür Cunda ile yolculuğunuz nasıl başladı?
Projeyi en başından beri biliyordum çünkü sahibi Erce Kaşlıoğlu ile başlangıçtan itibaren çalışıyordum. Pür Cunda projesinden önce, Erce’nin müzikle bağlantılı bir diğer işi olan Telegrapher hoparlörlerinin ses geliştirme çalışmalarının bir kısmında aktif olarak yer almıştım. Dolayısıyla birbirimizi zaten tanıyorduk ve profesyonel olarak yollarımız kesişmişti.
Başlangıçta benden akustik yapıyla ilgili danışmanlık yapmamı istedi. Daha önce İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nde ve Babajim Studios’ta bu tür çalışmalar yapmış, ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nde bir stüdyo projesinde çalışmıştım. Akustik inşaatın nasıl işlediğini biliyordum ve Türkçem de işçilerle doğrudan iletişim kurabilecek kadar iyiydi.
Ancak ilk yılın ardından bunun alışılmadık bir proje olduğu giderek daha net hâle geldi. Erce ve ben, daha kapsamlı bir şekilde dahil olursam rolümün neye dönüşebileceği üzerine konuşmaya başladık. Başta oldukça tereddütlüydüm çünkü öğretmeyi çok seviyordum ve akademiden ayrılma fikri benim için kolay değildi.
Aynı zamanda içimde hâlâ büyük bir proje olduğunu hissediyordum. Birçok konservatuvar ortamında kurumsal gereklilikleri karşılamaya o kadar fazla önem veriliyor ki alışılmadık, güzel ya da gerçekten harika bir şey yaratma arzusu arada kaybolabiliyor. Ben de yaptığım işe tutkuyla bağlı sanatçılarla çalışmak istediğim bir noktaya gelmiştim; arabesk, klasik, hangi tür olduğu fark etmez. Gerçekten harika bir şey yapmak isteyen insanlarla çalışmak, büyük vizyonları olan müzisyenlerle birlikte bu vizyonları hayata geçirmelerine yardımcı olmak istiyordum.
Önceki on yıldaki profesyonel çalışmalarımın önemli bir bölümü klasik müzik prodüksiyonu ve mastering üzerineydi. Dolayısıyla bu da doğal olarak Pür’ün bir parçası hâline geldi. Buraya geldiğimde temel hedeflerimden biri, bu mekânın etrafında bir ethos, bir müzik kültürü oluşturmaktı. Bunun için de tüm inşaat süreci boyunca burada olmam gerekiyordu. İki buçuk yıl boyunca tozun içinde, şantiyede çalıştım ve deyim yerindeyse nasıl inşaat mühendisi olunacağını öğrendim. Müteahhitlerin yaptığı neredeyse her şeyi yeniden ölçmem gerekti. Yoğundu ama sonunda stüdyolar harika çalışıyor. Sesleri müthiş ve ortaya çıkardığımız işten son derece mutluyum.
Sanırım biraz Johnny Appleseed gibiyim. Bir şeyler inşa etmeyi seviyorum. Projeler, binalar ve stüdyolar kurmayı seviyorum. Süreç inanılmaz derecede yorucu ve sinir bozucu olabiliyor ama aynı zamanda bana büyük bir keyif veriyor.
Kurucularla birlikte Pür Cunda’yı ilk geliştirmeye başladığınızda hangi boşluğu ya da ihtiyacı karşılamayı umuyordunuz?
Bu fikrin içinde güzel, hatta bilinçli bir naiflik vardı.
Türkiye’de stüdyolar geleneksel olarak bağımsız freelancer’ların bir araya geldiği yerler gibi çalışmaya eğilimli oldu. İşin sanatsal tarafına dair çok fazla sahiplenme ya da sorumluluk duygusu olmayabiliyor. Biz ise sanatsal süreci destekleme konusunda da sorumluluk almak istedik.
Buradaki fikir kayıt, mix, mastering ya da edit yapmanın ötesine geçmekti. Sanatçılarla bulundukları noktada buluşmak, sanatsal hedeflerini anlamak ve bu hedeflere ulaşmalarına yardımcı olmak istedik. Elbette bu her zaman mümkün değil. Ama denemezseniz kesinlikle başaramazsınız. Farklı bir prodüksiyon yaklaşımına, yani stüdyonun bir sanatçının bir fikri hayata geçirebilmesi için ihtiyaç duyduğu koşulları aktif olarak oluşturduğu bir modele alan olduğunu düşündük.
Bir diğer hedefimiz de basitçe olağanüstü bir şey inşa etmekti. Türkiye’den ve yurt dışından çok iyi sanatçıları buraya getirip harika müzikler yapmak istedik. Söyleyince kulağa inanılmaz basit geliyor ama gerçekten öyle değil.
Neden Cunda? Adanın başka bir yerde yaratılması zor olacak ne gibi bir avantajı var?
Deniz kenarında bir yerde olmak bizim için önemliydi. Aynı zamanda tamamen ticarileşmemiş bir yer arıyorduk. Urla’ya da baktık. Ancak Erce ve Özlem’in (Kaşlıoğlu) bu bölgeyle zaten çok uzun bir geçmişi vardı. Yakınlarda bir yazlıkları bulunuyordu ve yaklaşık otuz yıldır yazlarını burada geçiriyorlardı.
Tesadüfen, kızım çok küçükken ailemle birlikte biz de Cunda’ya gelirdik. Benim için bir tür aile kaçamağı hâline gelmişti. Daha sonra kaldığımız yerin bugün stüdyonun bulunduğu yere yalnızca yaklaşık üç yüz metre uzaklıkta olduğunu fark ettik.
İşaretlere inanan biri değilim ama bu oldukça iyi bir işaret gibi geldi.
Sanki yıldızlar hizalanmış gibi.
Kesinlikle. Bu projenin içinde çok bilinçli, özenle korunmuş bir naiflik var. Kendinize buna izin vermezseniz, buna alan açmazsanız, çok hızlı bir şekilde sinikleşebilir ve her şeye yalnızca ticari bir mercekten bakmaya başlayabilirsiniz. Doğru şekilde yönlendirildiğinde ise bu naiflik bir tür yaratıcı süper güç.

Cunda’nın kuzey tarafı aynı zamanda oldukça rüzgârlı. Meltem rüzgârlarıyla, adanın bu tarafındaki kuzey rüzgârlarıyla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Yazın birkaç gün oluyor, biraz can sıkıcı hâle geliyor. Denize girmek istemeyebileceğiniz birkaç gün var ama gerçekten büyük bir sorun değil. Günlerin çoğu gayet makul.
Kış için korunaklı açık alanlar ve bir kış bahçesi oluşturduk. Böylece insanlar dışarıda oturmaya ya da rüzgâra maruz kalmadan manzarayla bağlarını korumaya devam edebiliyor.
İnsanların içeride neler yapabileceği üzerine de çok düşündük. Sinema, PlayStation ve Xbox var. Zaten birçok müzisyen oyuncu. İnsanların üretken ve yaratıcı kalırken nasıl rahatlayıp keyifli vakit geçirebileceğini gerçekten düşünüyoruz.
Erce Kaşlıoğlu’nun müzik geçmişi var, ardından sanayi ve girişimcilik alanına yöneldi ve şimdi yeniden müzik dünyasına dönmüş gibi görünüyor. Pür’ü onun için müziğe bir dönüş, genç bir müzisyenken kendisi için hayal etmiş olabileceği türden bir ortam yaratma fırsatı ya da gelecek nesillere yönelik daha uzun vadeli bir katkı olarak mı görüyorsunuz?
Bence hepsi. Erce’nin kalbi her zaman müzikteydi. Yirmili yaşlarının ortalarında müziğin onun için doğru kariyer yolu olmadığını düşündü ama şimdi otomotiv sektöründeki hedeflerini gerçekleştirdikten sonra müziğe net bir vizyonla geri döndü. Erce uzun yıllardır Cunda’da, deniz kenarında böyle büyük bir stüdyo kompleksi kurmanın hayalini kuruyordu. Dolayısıyla Pür’ün arkasında çok kişisel bir hikâye de var.
Dünyanın farklı yerlerindeki stüdyolarda otuz yılı aşkın süre çalıştıktan sonra Pür Cunda’nın vizyonunda, başka yerlerde tam anlamıyla hayata geçirildiğini görmediğiniz neyi fark ettiniz?
Türkiye’de ya da bölgede bunu tam olarak bu şekilde yapan başka bir yer görmedim. Beni etkileyen şey, mümkün olduğunca her şeyi en yüksek uluslararası standartlarda yapma konusundaki iddiaydı. Harika müzik birçok farklı şeyin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Öncelikle harika müzisyenlere, harika şarkılara ve iyi aranjmanlara ihtiyacınız var. Ardından doğru yaratıcı ortama ihtiyacınız oluyor: mümkün olduğunca az dikkat dağıtıcı unsur, gereksiz teknik engellerin ortadan kaldırılması ve bir şey yapmak istediğinizde onu kolayca yapabilmenizi sağlayacak kadar teknoloji. Amaç, normalde yaratıcılığı sınırlayan mümkün olduğunca çok şeyi ortadan kaldırmak ve müzisyenlerle ortaya çıkarabilecekleri en iyi iş arasındaki engelleri en aza indirmek. Bunun büyük bir kısmı sadece stresi ortadan kaldırmakla ilgili.
İstanbul’u seviyorum. Orada yaşarken şehre âşık oldum. Ama günlük hayatın neredeyse her parçası stresli olabiliyor. Evden işe gitmek stresli. Bakkala gitmek bile stresli olabilir. Burada denize ve dalgaların sesine uyanıyorsunuz. Yürüyorsunuz, yüzüyorsunuz, doğanın içindesiniz ya da havuzun kenarındasınız. Son derece sakin bir yer. Güzel bir kahvaltı yapabiliyorsunuz — şefimiz gerçekten olağanüstü — huzurlu kalıp fikirlerinize odaklanabiliyor ve ardından stüdyolara inebiliyorsunuz. Her şeyin mümkün olduğunca doğal bir şekilde akmasını sağlamaya çalışıyoruz çünkü beynimiz zaten kendi başına yeterince karmaşa yaratıyor.
Ben de besteciyim ve bunu kendi yaratım sürecimden biliyorum. Nevrotik tarafım sabah saat ona kadar pek uyanmıyor. Ondan önce kendimi çok daha az sorguluyorum. Bu tür sürtüşmeleri azaltan ve insanların kendileri için en uygun şekilde çalışmasına olanak tanıyan bir ortam yaratabilirsek özel bir şey ortaya çıkma ihtimalini artırıyoruz. Harika prodüksiyonlar, tüm bu küçük sihirli noktaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Tek bir şeyi işaret edip “Sebebi buydu” diyemezsiniz — doğru preamp’ler, güzel deniz, iyi yemek, belirli bir mikrofon… Harika mikrofonlarımız var ama mesele bu değil. Mesele kombinasyon: sizi geride tutan hiçbir şeyin olmaması, sanat üretmenizi mümkün kılan her şeyin orada olması.

Burada Sanat Direktörü olmak günlük hayatta ne anlama geliyor? Rolünüz nerede başlayıp nerede bitiyor?
Benim için doğru rolün ne olduğunu anlamamız biraz zaman aldı. Şimdi Sanat Direktörüyüm çünkü en büyük tutkumun yattığı alan burası ve muhtemelen en fazla deneyime sahip olduğum alan da bu.
Rolün bir kısmı, düzenli misafirlerimiz ve müşterilerimizin ötesindeki projelerin seçkisine katkıda bulunmayı içeriyor. Bir diğer önemli kısmı ise ilk vizyonun devam etmesini sağlamak. Günlük işlerin yoğunluğu ve sürekli çözülmesi gereken sorunlar içinde o idealist odağı kaybetmek çok kolay. Teknik problemler ya da zor geçen günler, en başta neden müzik yaptığınızdan sizi uzaklaştırabilir. Dolayısıyla birinin sürekli pozitif enerji katması ve herkesi hedefe odaklı tutması gerekiyor.
Bir öğretmen ve profesör olarak yıllar boyunca öğrendiklerimi prodüksiyona taşıyorum. Bunun pratik karşılığı, yaratıcılık için alan yaratmak. MIAM’de, daha sonra Anadolu Üniversitesi’nde elektronik ve dans müziği prodüksiyonu öğrettiğimde temel yaklaşımım şuydu: Öğrencilere sanat yapabilmelerini sağlayacak kadar bilgi verin. Onları bilgiyle boğmayın ve bir şeyin çok zor ya da neredeyse imkânsız olduğunu söyleyerek başlamayın. Bir alan yaratın ve bunu yapabileceklerini hissetmelerini sağlayın.
Pür ekibinde Baş Mühendis Arın Baykurt ve Ses Mühendisi ve Operasyon Müdürü Argon M. Bingöl de yer alıyor. Sanat Direktörü olarak rolünüz onların günlük operasyonel sorumluluklarından nasıl ayrılıyor?
Ben de birkaç farklı şapka takıyorum: Sanat Direktörü, klasik müzik prodüktörü ve mastering mühendisi. Dolayısıyla sürekli bu roller arasında gidip geliyorum. İş bölümü de çalıştığımız alanlara ve uzmanlıklarımıza göre oldukça doğal bir şekilde oluşuyor. Arın ve Argon daha çok ana stüdyo ile rock, pop ve caz projelerine odaklanıyor.
Benim çalışmalarım ise giderek daha fazla klasik müzik prodüksiyonu ve mastering üzerine yoğunlaştı. Müzik zevkim son derece eklektik ve hip-hop da dahil olmak üzere çok farklı alanlarda çalışmaktan büyük mutluluk duyarım. Ancak bir noktada piyasa da size ne yaptığınızı söylemeye başlıyor. Şu anda işlerimin büyük kısmı klasik müzik prodüktörü olmam etrafında şekilleniyor. Bundan büyük keyif alıyorum, dolayısıyla herhangi bir şikâyetim yok. Ama piyasanın bir parçası olarak çalışmanın bir tarafı da bu. İlgi alanlarınız önemli ama size gelen işler de rolünüzü tanımlamaya başlıyor.
Analog ekipmanlar, büyük format konsollar ve klasik kayıt stüdyolarının gelenekleri Pür’ün kimliğinin merkezinde. Bu araçlar bugün hâlâ ne gibi yaratıcı imkânlar sunuyor? Bunların nostalji ya da prestij sembolüne dönüşmesini nasıl engelliyorsunuz?
Elbette işin içinde bir miktar nostalji var. Bir anlamda bunlar, stüdyoların öngörülebilir sonuçlar üreten fabrikalar yerine gerçekten yaratıcı alanlar olduğu, değer verdiğimiz bir dönemi simgeliyor. Ama analog ekipman kullanmanın çok pratik bir nedeni de var. Hızlı ve sezgisel olma eğilimindeler. Ekipmanı gerçekten iyi biliyorsanız çok hızlı hareket edebilirsiniz. Fareyle çalışmak, klavye kısayollarını kullansanız bile süreci yavaşlatabilir ve sizinle müzik yapma eylemi arasına bir katman daha koyabilir.
Bir diğer önemli nokta da insanlara seçenekler sunmak. Tamamen eski usul ve analog çalışmak isteyen bir mühendis bunu yapabilir. Aynı zamanda büyük SSL konsolumuzda Pro Tools ve otomasyonla entegre olabilmesi için modern geliştirmeler yaptık. Yani modern ama ne kadar modern olmak istediğinize siz karar veriyorsunuz. Tamamen bilgisayar üzerinden çalışırken konsol fader’larını kontrol yüzeyi olarak kullanabilirsiniz; neredeyse tamamen konsol üzerinden çalışabilirsiniz ya da hibrit bir iş akışı oluşturabilirsiniz. Biz sadece seçenekleri açık tutmak istiyoruz.
Hepimiz stüdyoyu bir enstrüman gibi görme fikrini seviyoruz ve analog ekipmanlar, diğer ihtimalleri de açık tutarken stüdyoya bu şekilde yaklaşmanıza olanak tanıyor. Ses konusunda tutkulu olan çoğu insan analogun dokusunu ilham verici buluyor. Elbette gerekli değil. Bugün tamamen bilgisayar üzerinden olağanüstü işler yapabilirsiniz ve yatak odalarında, kulaklıklarla kaydedilmiş harika albümler biliyorum.
Amacımız tüm bu ihtimalleri erişilebilir kılmak. Bazı mühendisler için yıllardır hakkında okudukları klasik bir kompresörü kullanabilmek gerçek bir yaratıcı kıvılcım yaratabilir. Diğerleri içinse bunlar sadece aşina oldukları standart profesyonel ekipmanlar. Her iki yaklaşımın da rahatça çalışabileceği bir stüdyo inşa etmek istedik.
Pür’ü her tür projeye uygun bir tesis olarak mı görüyorsunuz, yoksa kendine özgü yaratıcı bir kimliği olan bir yer olarak mı? Pür’e özellikle uygun olduğunu düşündüğünüz belirli projeler veya çalışma yöntemleri var mı?
Burada tür sınırlaması yok. Ocak ayındaki resmi açılışımızdan bu yana klasikten rock’a, cazdan crossover’a kadar çok farklı türlerde müziğin kayıt ve prodüksiyon süreçlerinde yer aldık.
Örneğin şu anda üzerinde konuştuğumuz projelerden biri Türk sanat müziği projesi. Sanatçının sesi ve yorumundaki samimiyet beni gerçekten etkiliyor. Bazı sanatçıların çalışmalarında da klasik MFÖ şarkılarında duyduğunuz türden bir doğrudanlık ve hikâye anlatımı var. Beni çeken belirli bir türden ziyade bu duygusal dürüstlük.
Son derece eklektik bir müzisyen topluluğuna ev sahipliği yapmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Hip-hop ve rap sanatçılarının özellikle tercih ettiği bazı ekipmanları da bu nedenle satın aldık. Hip-hop’u seviyorum ve çok geniş bir müzikal yelpazede çalışabilmemizi istiyorum. Crossover’ın doğru yapıldığında çok büyük bir potansiyeli var. Crossover çalışmalarının önemli bir kısmı hesaplanmış gibi hissettirebiliyor çünkü gerçekten bilgili ve müzikal bir yerden gelmiyor. Bir araya getirilen gelenekler gerçekten anlaşıldığında ve derinden hissedildiğinde ise sonuçlar inanılmaz derecede güçlü olabilir.
Pür, bu tür çalışmaların gerçekleşebileceği yer.
Aynı anda birbirinden çok farklı projeler gerçekleşebilir mi? Aynı hafta içinde farklı tür ve ölçeklerdeki çalışmalara nasıl alan açıyorsunuz?
Her biri farklı bir role göre tasarlanmış beş farklı stüdyomuz var. Hepsi aynı anda bağımsız olarak kullanılabilir.
Örneğin analog synthesizer’larla dolu bir beste odamız var. Oraya her girdiğimde kapıyı kapatıp ekipmanlarla saatlerce oynamak istiyorum. Anında ses çıkarmak istiyorum. En azından benim gibi insanlar için bağımlılık yaratacak bir yanı var ve bu da o odada doğru bir şey yaptığımızı gösteriyor.
Studio B biraz farklı. Gerçekten ortak çalışmayı teşvik ediyor. Bir grubun içindeki herkesin prodüktör veya mühendisle birlikte oturup bir şeyler üretmeye başlamak isteyeceği bir alan gibi hissettiriyor. Bir vokal kabini ve davul kabini var. Dağınık olabilir, organik olabilir, prova alanı olarak işlev görebilir ya da orada tam kadro canlı kayıt yapabilirsiniz. Bu esneklik, birbirinden çok farklı süreçlerin aynı anda gerçekleşmesine olanak tanıyor.

Konaklama bölümü stüdyolardan bağımsız olarak da misafir ağırlıyor; restoran ve plaj ise dışarıdan gelen ziyaretçilere açık. Müzik tarafında, Pür’ün bir prodüksiyon merkezi olarak kimliğiyle bir konaklama ve ağırlama destinasyonu olma rolünü nasıl dengeliyorsunuz?
Bana göre bunların tamamı, bizim bir kültür merkezi olarak işlev görmemize yönelik daha büyük bir hedefin parçası. Stüdyolar müzikal yaratıcılığı, restoranımız Ten ise gastronomik yaratıcılığı destekliyor ve misafirlerimiz de bu felsefeye değer veren insanlar. Sanattan, hayattan ve canlı sosyal etkileşimden keyif alan bir topluluğu bir araya getirmeye çalışıyoruz.
Müzisyenlerin ve ekiplerinin stüdyoların çevresinde kendilerine ait, birlikte dinlenip rahatlayabilecekleri özel bir dünyaları var. İsterlerse diğer misafirlerden ayrı kalabiliyorlar. Ancak aynı zamanda daha geniş toplulukla sosyalleşmek ve etkileşim kurmak konusunda da kendilerini son derece rahat hissediyorlar ve şimdiye kadar çoğu bunu yapmaktan keyif aldı.
Buraya gelmeyi tercih eden misafirlerin bir anlamda kendi kendilerini seçtiklerini de düşünüyorum. Sanat ve müzikle ilgilenen, sanatçıların çevresinde olmaktan keyif alan ve sanatçı açıkça bu etkileşimi istemediği sürece onun özel alanına müdahale etmemeleri gerektiğini anlayan insanlar. Şimdiye kadar olağanüstü iyi işliyor.
Ayrıca 13 yaş ve üzeri bir yaş politikası var. Bu, sanatçılar için yaratmak istediğiniz ortamla bağlantılı mı?
Evet. Kızım yaş sınırını ancak karşılıyor, dolayısıyla bunu kendi açımdan çok net hissediyorum!
Buradaki mantık şu: Küçük çocukların olduğu hareketli bir aile tatili ortamı, çalışmak için buraya gelmiş bir sanatçının ihtiyaç duyduğu atmosferden çok farklı olabilir. Bu yüzden on üç yaş ve üzeri bir politikayla başladık. Felsefi olarak böyle kısıtlamaları pek sevmiyorum. Ama pratik açıdan, sanatçıların rahat ve huzurlu hissetmesini garanti etmek istiyorsak gerekli.
Benim için çok önemli olan bir diğer konu da geleneksel Türk misafirperverliğini ifade etmek. Bu, Pür’ün içine de derinden işlemiş durumda. Elbette çok profesyonel çalışma standartlarını koruyor ve hiç kimseye istemediği bir samimiyeti dayatmıyoruz. Ancak insanların burada gerçekten iyi bakıldıklarını hissetmelerini istiyoruz. Bu, Türk kültürünün en güzel özelliklerinden biri ve Pür’ün kimliğinin temel parçalarından.
Stüdyo ve konaklama tarafları finansal ve operasyonel olarak nasıl birbiriyle ilişkilendiriliyor? Tek bir modelin iki parçası olarak mı işliyorlar?
Ben şöyle görüyorum: Misafirperverlik bizim için temel bir değer. Kapıdan içeri giren herkes — ister stüdyo misafiri ister stüdyo dışından gelen bir misafir olsun — aynı sıcaklık ve hizmet seviyesini görüyor. Bu hizmetin tam olarak nasıl şekillendiği misafirden misafire değişiyor ama misafirperverlik işimizin evrensel bir parçası.
Finansal tarafta Pür Studios, Ten restoran ve otel konaklamaları birbirine bağlı. Pür bir vakıf olmadığı, üçüncü taraflardan hibe ya da bağış almadığı için tüm bu kolların operasyonun sağlıklı ve sürdürülebilir bir şekilde devam edebilmesi açısından kritik önemi var. Benim için çok önemli olan bir diğer konu da geleneksel Türk misafirperverliğini ifade etmek. Bu, Pür’ün içine de derinden işlemiş durumda. Elbette çok profesyonel çalışma standartlarını koruyor ve hiç kimseye istemediği bir samimiyeti dayatmıyoruz. Ancak insanların burada gerçekten iyi bakıldıklarını hissetmelerini istiyoruz. Bu, Türk kültürünün en güzel özelliklerinden biri ve Pür’ün kimliğinin temel parçalarından.

Türkiye’de kayıt ve albüm prodüksiyonu bütçeleri giderek kısıtlanıyor; Pür ise oldukça kapsamlı bir prodüksiyon ortamı sunuyor. Sanatçılar çoğu zaman zaman ve para kadar tesis konusunda da kısıtlamalarla karşılaşıyor. Şu anda bu tesislerin başlıca kullanıcılarını kimler olarak görüyorsunuz ve bu topluluğun ne kadar genişlemesini istiyorsunuz?
Sanatsal açıdan Pür’ün herkese açık, geniş bir yaklaşımı olduğuna inanıyorum. Her müzikal ve kültürel geçmişten sanatçıyı ağırlamayı seviyoruz. Bu konuda kesinlikle hiçbir önyargımız yok. Hem Türkiye’den hem de dünyadan projeler için tasarlandık. Alışılmadık derecede geniş müzikal geçmişim de buna yardımcı oluyor; her türden ve müzikal ilgi alanından sanatçıyla çalışmak beni heyecanlandırıyor.
Ancak ne yazık ki bütçe kısıtlamaları müzik endüstrisinde hem yerel hem de küresel bir sorun. Hizmetlerimizi mümkün olduğunca erişilebilir tutmak için çok çalışıyoruz. Bu doğrultuda biz de — dünyanın dört bir yanındaki saygın birçok stüdyo gibi — müzik etkinlikleri, atölyeler, masterclass’lar ve gastronomi etkinliklerini hizmetlerimize entegre ederek işimizi genişletiyoruz. Tüm bunları stüdyolarımızın sanatsal projeler için sürdürülebilir, sağlıklı ve erişilebilir kalabilmesi için yapıyoruz.
Geliştirilmekte olan ya da özellikle yeni ve bağımsız müzisyenleri desteklemek üzere görmek istediğiniz programlar var mı?
Benim için bu, yerel, ulusal ve uluslararası bir sanat topluluğunun parçası olmanın kritik bir unsuru. Kesinlikle gündemimizde. Bu doğrultuda fikirlerimiz var ancak hâlâ kendimizi ve sanatsal ekosistemimizi oluşturuyoruz. Bizi takip edin; çok uzak olmayan bir gelecekte fikirlerimizi paylaşacağız.
Burslar, kültürel fonlar, marka ortaklıkları ya da sponsorlu stüdyo rezidansları Pür’ün gelecekteki modelinin bir parçası olabilir mi?
Mümkün. Ancak sanatçıların tesislerimizi nasıl kullanacağını ve daha geniş anlamda nasıl roller üstlenebileceğimizi öğrenirken esnek kalmamız gerekecek.
Mimarinin ve estetiğin ötesinde, Pür için yerel entegrasyon pratikte ne anlama geliyor? Yerel müzisyenler, AIMA, prodüktörler ve diğer yaratıcı profesyoneller sürece nasıl dahil oluyor?
Bu tür ilişkiler şimdiden doğal bir şekilde gelişiyor ve oldukça yeni olduğumuz için zamanla daha da büyüyeceklerine inanıyorum. Örneğin birlikte çalıştığımız videograf ve fotoğrafçıların tamamı yerel. Ben de bölgede yaşayan müzisyenlerden oluşan kendi türümden bir rehber hazırlıyorum. Bir restorana ya da meyhaneye gittiğimde harika bir fasıl müzisyeni duyarsam iletişim bilgilerini alıyorum. Burada hâlihazırda var olan müzik kültürünün Pür ile mümkün olduğunca yakın bir bağ kurmasını istiyorum.
Tüm bu ilişkilerin tam olarak ne biçim alacağını henüz bilmiyorum ama kısa süre önce stüdyo lounge’ımızda harika bir AIMA oda müziği konserine sponsor olduk. Bunun gibi başka etkinlikler de olacak. Dolayısıyla Pür hem bir etkinlik alanı hem de profesyonel ve müzikal beslenmenin kaynağı olarak işlev görebilir.
Restoranımız için de şefimiz yerel üreticilerle şimdiden iyi bağlantılar kurdu. Böylece yerel ekonomiyi desteklerken en iyi ürünleri ve en taze deniz mahsullerini alabiliyoruz.
Yani Pür, Cunda’nın kültürel hayatında şimdiden aktif bir katılımcı. Bu ilişkinin nasıl gelişmesini istersiniz?
Zaten başladı. Planım topluluğu mümkün olduğunca dinlemek. Nelerin mümkün olduğuna dair önceden oluşturulmuş fikirleri hayata geçirmek yerine, burada nasıl bir rol oynayabileceğimizi öğrenmek istiyorum. Bu ilişkinin doğal bir şekilde gelişmesi gerekiyor ve bunun için biraz zaman lazım.
Beş yıl sonra Pür’ün Ayvalık’a katkısının nasıl değerlendirilmesini istersiniz? İstihdam, eğitim, yerel ortaklıklar, kültürel programlar, uluslararası görünürlük üzerinden mi?
Hâlâ yerel ilişkilerimizi geliştiriyor, bu topluluk içinde kim olabileceğimizi öğreniyoruz. Yine de hedefimin basit olduğunu söyleyebilirim: Ayvalık’ın kültürel, müzikal ve gastronomik açıdan topluluk üzerinde çok olumlu bir etkimiz olduğunu hissetmesini istiyorum. Bunun birlikte nasıl şekilleneceğini görmek beni heyecanlandırıyor.

Burada şimdiden bazı konserler gördük; örneğin Lhodos Project. Pür Cunda Live Sessions’ın düzenli, küratörlü bir performans ve yayın formatına dönüşmesini düşünüyor musunuz?
Canlı performansları ve Pür Cunda Live Sessions kayıtlarını birbiriyle ilişkili ama birbirinden ayrı şeyler olarak görüyorum. Bu yaz, giderek büyüyen bir müziksever dünyasıyla tanışmamızı sağlayan harika konserler gerçekleştirdik. Onlar da bizi tanıyor ve geniş, ilgili bir toplulukla ilişkiler kurduğumuzu hissediyorum. Her misafire özel bir şeyin parçası olduğu, müzikal bağlar kurduğu ve sahne alan sanatçılarımızla bağ kurduğunu hissettirmeye çalışıyoruz. Konserlerimiz bana gerçekten özel hissettirdi.
Bu yılki konserler caz üzerine yoğunlaştı. Diğer türlere de açık mısınız? Live Sessions için sanatçı seçimlerini ne yönlendirecek? Tanınırlık, canlı performans kalitesi, sanatsal özgünlük ya da mekânı yaratıcı biçimde kullanabilme yetisi mi?
Benim aradığım şey beni ve izleyiciyi de harekete geçiren, ilham veren sanatçılar. Türün hiçbir önemi yok; mesele dinlemeye değer bir “sese” sahip olmak. Bu, şimdiye kadar sahnemizde yer alan sanatçılardan çok farklı görünebilecek türler de dahil olmak üzere tüm müzik tarzları için geçerli. Örneğin death metal! Gerçekten iyi bir death metal muhteşem olabilir. Meshuggah ya da Gojira’yı buraya getirin, çok mutlu olurum. (Tabii teknik olarak death metal olmadıklarını biliyorum.)
(Bu noktada sohbet kısa bir süre ortak Meshuggah ve djent metal sevgimize kayıyor.)
Gerçekten harika müzikler var. Ve bunun mutlaka devasa bütçeler anlamına gelmesi gerekmiyor. Vulfpeck dünyasındaki müzisyenler, Cory Wong, Ibrahim Maalouf gibi çok sevdiğim funk kökenli müzikler var. Bu tür sanatçılar benim için bir hayal olurdu.
Ama pahalılar. Özellikle Maalouf.
Daha önce Ibrahim’le çalıştım. Diagnostic albümünün mastering’ini yaptım ve İstanbul’da birçok kez kayıt yaptı. Harika bir insan. Elbette bu seviyedeki sanatçılar önemli bütçelerle geliyor. Ama aynı zamanda bu müzisyenlerin birçoğunun hâlâ gerçek bir müzikal meraka ve yaptıkları işe dair belirli bir saflığa sahip olduğuna inanıyorum.
Doğru proje ortaya çıkarsa belki bunu gerçekleştirmenin bir yolu bulunabilir.
Anlattıklarınızdan Pür’ün zamanla daha geniş bir kültür merkezine dönüşeceği anlaşılıyor. Plak şirketi tarafı da bunun bir parçası mı?
Evet. Şimdiye kadar plak şirketi tarafında çok fazla şey yapmadık ama bu değişmeye başlıyor.
Yaklaşan birkaç prodüksiyon var. Ferit Odman’ın yeni albümü Pür Records üzerinden yayımlanacak ve sanırım Lhodos Project de öyle olacak. Dolayısıyla plak şirketi zaten yapının bir parçası. Sadece Pür’ün bu tarafının ne kadar aktif olacağını tanımlama konusunda hâlâ başlangıç aşamasındayız.

Pür’ü uluslararası kayıt stüdyosu dünyasında nasıl konumlandırıyorsunuz? Avrupa’daki destinasyon stüdyolarıyla diyalog içinde mi, yoksa Türkiye’yi Balkanlar, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Batı Asya’ya bağlayabilecek potansiyel bir köprü olarak mı?
Hepsi.
Teknik açıdan ve konumumuz itibarıyla stüdyolarımızın gerçekten mevcut en iyiler arasında olduğuna inanıyorum. Yıllar boyunca birçok Türk sanatçı, dünya standartlarında tesislere ve daha iyi bir yaratıcı ortama erişmek istediği için yurt dışında kayıt yapmayı tercih etti. Elbette bu karar beraberinde uçuşlar, vizeler, konaklama, yemek ve tüm bunların getirdiği lojistik dahil olmak üzere önemli ek maliyetler getiriyor.
Pür Cunda bu denklemi değiştiriyor. En yüksek uluslararası standartları karşılayan bir kayıt ortamını burada, Türkiye’de sunuyoruz. Aynı kaliteye ve yaratıcı özgürlüğe, tüm projeyi yurt dışına taşımanın gerektirdiği gereksiz masraf ve karmaşa olmadan sahip olabiliyorlar.
Uluslararası sanatçılar için Pür’ün gerçekten farklı bir şey sunduğuna inanıyorum. Mesele yalnızca stüdyoların teknik kalitesi değil, deneyimin tamamı. Cunda’da doğayla iç içe olan Pür, yaratıcılığı teşvik eden ve sanatçıların dikkat dağıtıcı unsurlardan uzaklaşıp tamamen işlerine odaklanmasına olanak tanıyan bir atmosfer sunuyor. Aynı zamanda Londra, Fransa ve Avrupa’nın farklı yerlerinde güçlü profesyonel ilişkilerimiz var. Müzik prodüksiyonu, eğitim ve kültürel alışveriş alanlarında aktif olarak iş birlikleri geliştiriyoruz. Amacımız Pür’ü yalnızca kayıt yapmak için gidilen bir destinasyon değil, sanatçıların, prodüktörlerin ve genç yeteneklerin bir araya gelerek öğrenebileceği, üretebileceği ve iş birliği yapabileceği bir yer hâline getirmek.
Burada zaten uluslararası sanatçılarla çalıştınız, değil mi?
Evet. Hatta buradaki ilk projem The Rolling Stones içindi.
Fiziksel olarak Pür’de değillerdi. Daha eski bir konser DVD’sinin yeniden mastering’ini yaptık ve bunu mastering stüdyosu tamamen bitmeden önce gerçekleştirdik. Ama yine de — The Rolling Stones’tu.
Ardından Seal için Montreux’den bir konser projesinin mastering’ini yaptım. Sonra da Paloma Faith’in başka bir konser projesi üzerinde çalıştım. Bu projeler, Avrupa ve Londra’daki ana akım prodüksiyon pazarlarıyla bağlantılar kurmaya başlamamızın bir yoluydu.
Uluslararası bir sanatçı Cunda’ya ilk kez geldiğinde onu genellikle ne şaşırtıyor? Belki burada bulmayı beklemediği bir şey?
Belki de en büyük sürpriz, Pür ve Ten’in genel enerjisi zarif, sakin ve rahatken stüdyoların müzisyenlere sıcak, davetkâr ve kesinlikle göz korkutmayan bir yer gibi gelmesi. Akustik ve teknik açıdan sofistikeler, evet, ama sizi oturup sadece üretmeye davet ediyorlar. Oynamaya, iletişime ve odaklanmaya davet ediyorlar. Müzik yapmak için tasarlandılar ve bunu hissedebiliyorsunuz.
Ege kıyısında olmanın etkisi de çok büyük. Rick Rubin bunu çok güzel ifade etmişti: “Okyanusa bakmaya çekilmemizin bir nedeni var. Okyanusun kim olduğumuzu herhangi bir aynadan daha iyi yansıttığı söylenir.” Saatlerce denize bakıp ardından stüdyolara girmek. Sihirli olabilir.
Uluslararası sanatçılar için bir diğer sürprizin, normalde onları strese sokacak lojistik işlerin ne kadarının halledilebildiği olduğunu düşünüyorum. İstanbul’a uçmak isterlerse orada karşılayabiliriz. İzmir de olur. En yakın havaalanı olan Edremit de bir seçenek. Ayvalık ve çevresinde çok güçlü ilişkilerimiz var. Türkiye’ye daha önce hiç gelmediyseniz, özellikle Cunda ve Ayvalık’ta günlük sokak hayatının ne kadar rahat, keyifli ve misafirperver olabileceğini ilk anda fark etmeyebilirsiniz. Misafirlerimizi dışarı çıkıp yerel kültürü deneyimlemeye teşvik ediyoruz. Türkiye’ye daha önce hiç gelmemiş biri için bu tanışmayı yavaş ve rahat bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlayabiliriz.
Henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleştiğinde “Pür’ü tam olarak bunun için inşa ettik” dedirtecek proje nedir?
Kişisel olarak Beethoven’ın ölüm yıl dönümü etrafında düşündüğüm büyük bir klasik müzik projesi var. Türkiye’de çok sık görmediğimiz ölçekte ve kapsamda prodüksiyon hizmetlerini içeren, oldukça büyük bir kayıt ve prodüksiyon projesi olacak.
Ama gerçekten beklediğim projenin geleneksel anlamda klasik müzik olması gerekmiyor. Henüz neredeyse hiçbir şeyin büyümediği, çok verimli bir alan olduğunu hissediyorum. Bunun kenarlarında çalışan insanlar var ama müzikal dünyalar arasında hâlâ yeterince derinlemesine keşfedilmemiş bir alan olduğunu hissediyorum. Neredeyse tadını alabiliyorum; gerçek bir crossover’dan bahsediyorum.
Türkiye’den en yaratıcı sanatçılardan bazılarını, aynı derecede yaratıcı uluslararası müzisyenlerle bir araya getirmeyi hayal ediyoruz. Onlara birlikte zaman geçirmeleri için alan tanıyıp etkileşimin doğal bir şekilde gelişmesine izin vermek. Zoraki bir konseptle başlamamak. Birlikte çalmalarına, jam yapmalarına, zaman geçirmelerine ve müziğin nereye gideceğini görmelerine izin vermek.
Buna benzer bir şey neredeyse gerçekleşiyordu. Tanınmış bir grup tam olarak böyle bir ortamda çalışmak için buraya gelmek istedi. Bundan daha fazlasını söyleyemem. Beni en çok heyecanlandıran proje türünün bu olduğunu düşünüyorum: yalnızca belirli müzisyenlerin belirli bir ortamda bir araya gelmesi sayesinde ortaya çıkabilecek bir şey.
Bir ya da iki yıl sonra insanların Pür Cunda’yı neyle tanımasını istiyorsunuz? O zamana kadar itibarının hangi özelliklerle anılmasını istersiniz?
İnsanların “Burası yaratıcılığı besleyen yer” demesini istiyorum.
Sanatçıların buraya gelip daha önce kendilerinin bile yapabileceklerini hayal etmedikleri bir şeyi gerçekleştirebileceklerini hissetmelerini ve bunun çok yüksek bir seviyede yapılacağından kesinlikle emin olmalarını istiyoruz. İnsanlar Pür’ü böyle görmeye başlarsa, sanırım evrenle tamamen barışmış hissederim.
