Röportaj

Salih Karagöz: “Plak dinlemek, teknoloji ile yarışta soluklanmayı öğretiyor!”

Bağımsız müzik sahnemizin kalelerinden Rainbow45 Records, 15 yaşında! Kurucusu Salih Karagöz ile analog kültürü ve gelmekte olan Siyaha Giderken albümünü konuştuk.
post image

Dijital çağın kusursuz ama bir o kadar da steril ve hızla tüketilen dünyasında, plağın kapağını açıp iğneyi o siyah diskin üzerine yavaşça bırakmak sadece bir müzik dinleme biçimi değil; zamana karşı duran bir ritüel. Kadıköy’de kapılarını açtığı günden bu yana bu ritüeli kitleler için bir tutkuya dönüştüren ve bağımsız müzik sahnemizin en önemli kalelerinden biri hâline gelen Rainbow45 Records, 2026’da tam 15. yılını geride bırakıyor. Kurucusu Salih Karagöz, sadece raflara dizdiği arşivlik plaklarla değil, bağımsız bir marka olarak memleketin müzik hafızasına fiziksel formatta çok değerli eserler kazandıran, analog kültürün sadık bir bekçisi. 15 yıllık bu müthiş serüveni taçlandırmak için üç farklı kuşağın modern ozanlarını akustik ve dingin bir ruhla bir araya getiren “Siyaha Giderken” albümü ve 25 Kasım’da Babylon’da gerçekleşecek lansman gecesi öncesinde Karagöz ile bir araya geldik. Kurumsal hayatı geride bırakıp evden getirilen 1500 plakla başlayan o ilk günün heyecanından Z kuşağının analog sevdasına, üretim maliyetlerinin yarattığı zorluklardan yeniden gün ışığına çıkmasını hayal ettiğimiz o efsanevi albümlere kadar müziğin dokunulabilir dünyasında derin ve samimi bir sohbete daldık.

Dile kolay, Rainbow45 ile bağımsız müzik sahnesinde tam 15 yılı geride bıraktınız. Kadıköy’de Rainbow45 Records’ın kapılarını ilk açtığınız günü ve o günkü vizyonunuzu bugünle kıyasladığınızda, plakların raflara ilk dizildiği o heyecanlı anları nasıl hatırlıyorsunuz?

Daha öncesinde var olan 15 yıllık kurumsal iş kariyerimi bitirip 2011 yılı başında istifa etmeden önce aklımda sadece kendi iş yerimi açmak vardı. Profesyonel iş kariyerimdeki mesleğim dışında yapabileceğim en iyi iş, müzikle ilgili bir şey satmaktı. Çocukluğumdan beri iyi bir müzik dinleyicisi oldum. Plağa olan özel ilgim ve o tarihlerde hâlihazırda yüzlerce plağımın olması beni plak dükkânı açmaya itti. İyi bir koleksiyonerin ne istediğini ve tutkusunu bildiğimden işimi onları memnun etme üzerine kurdum. Rainbow45 Records adını aldığım 2006 yılından beri de hayalim, müziğin içinde bir yerlerde analog kültürü geniş kitlelere yaymaktı. 2011 yılında Kadıköy’deki plak dükkânımı evimden getirdiğim 1500 plakla açtım. O günlerde yurt dışına bol seyahat yaparak getirdiğim diğer plakları da üstüne koyarak rafları zenginleştirdim. O günlerin heyecanı hâlâ üzerimde diyebilirim.

Rainbow45 sadece arşivlik plaklar satan bir dükkân olmanın çok ötesine geçti ve kendi plaklarını basan bir yapıya büründü. Bağımsız bir marka olarak sadece “satıcı” olmaktan çıkıp, sanatçıların eserlerini fiziksel formata dönüştüren bir “prodüktör” olma kararını tetikleyen kırılma anı neydi sizde?

Daha plak dükkânını açmadan önce hayalim ve misyonum belliydi aslında. Müziğin analog ve fiziksel tarafını temsil ederek dinleyiciye iyi müzisyenlerle, iyi müzikleri ulaştırmak ve kısaca piyasada iyi bir isim bırakmaktı.

“Üç nesli temsil eden sanatçıların bir araya geldiği, tam bir singer/songwriter albümü ortaya çıktı…”

Bu 15 yıllık müthiş serüveni kutlamak için kasım ayında plak ve CD formatında “Siyaha Giderken” adlı bir toplama albüm yayımlamaya hazırlanıyorsunuz. Neden görkemli tek bir konser ya da tek bir sanatçının albümü yerine, farklı kuşaklardan 10 müzisyeni bir araya getiren böyle kolektif bir derleme yapmayı seçtiniz? Arşivciliğin verdiği bir dürtü müydü bu, geleceğe spesifik bir şey bırakmak adına?

Bu meslekte 15 yılımızı geride bırakıyoruz. Geçen seneden bu yıl için özel bir konser yapma fikri vardı aslında aklımızda. Yani Rainbow45 Records organizasyonunda, daha önce bizim etiketimizden plakları çıkan gruplardan oluşan bir festival gibi düşünüyorduk. Fakat bu yılın bahar aylarında ülkemiz müzik sahnesinin değerli çeşitli sanatçılarının bir araya geldiği bir albüm yapmak ve bu sanatçıların katılımıyla bir lansman konseri yapma fikri daha cazip geldi. Uzun süredir yeni sanatçılardan oluşan bir derleme albümün piyasaya çıkmamış olması da bizi bu projeye yönlendirdi. Bu, daha zor olan seçenekti. Bizler de zor olanı seviyoruz zaten. Bu yönelimin arkasında hep yine farklı bir iz bırakmanın ve arşivciliğin verdiği motivasyon vardı.

Cenk Taner, Taner Öngür, Demirhan Baylan gibi efsanelerle Nilipek, Melisa Karakurt, Beliz gibi sahnenin modern seslerini bir arada görüyoruz “Siyaha Giderken”de. Bu seçkiyi hangi sanatsal kriterlere göre bir araya getirdiniz?

Bu albümde üç nesli temsil eden sanatçılar var. Bu, tabii, sanatçıları bir araya getirirken planlı bir durum değildi. Sonradan bakınca üç neslin bir arada olduğunu gördük. Albümün mümkünse akustik parçalardan oluşması, dingin bir albüm olması, şarkıların her birinin final olmayan mix’li hâllerini elde etme gibi kriterlerimiz vardı. Sanatçıların yüzde sekseninin yolları Rainbow45 Records’la bir yerde, bir şekilde kesişmişti. Yani kendilerini sadece sahneden değil, kişisel olarak da tanıyordum. Gerek hayata bakış açıları gerekse ürettikleri müziklerle beni çok etkileyen bu sanatçılarla, albümü kafamda hayal ederken iletişime geçtim. Tam bir singer/songwriter albümü oldu ve çok içimize sindi gerçekten.

Albümde dinleyiciyi çok özel dokunuşlar bekliyor. Nilipek’in “Gömülür” şarkısının 10. yılına özel akustik versiyonu ve Beliz’in yeni düzenlemesi gibi… Bu sanatçılarla stüdyo süreci ve eski şarkıların bu albüm için yeniden doğma fikri nasıl gelişti?

Aslında albümdeki parçaların hepsi, kayıtları daha önce yapılmış ve dijital mecralarda dinleyicinin beğenisine sunulmuş parçalardı. Bizler, bahsettiğimiz bu sanatçıların en beğendiğimiz parçalarını albüme koyma fikrimizi kendilerine söyleyince, Melisa Karakurt, “Gemiler” parçasını, Beliz de “Uçmasak da Yükseğiz” parçasını kendi istekleriyle daha akustik kaydedip bana bu akustik hâllerini göndermek istediler. Ve stüdyoya tekrar girdiler. Bu nazik ve mükemmeliyetçi yaklaşımları bizleri çok etkiledi.

Sadece albümle kalmıyorsunuz aslında, 25 Kasım’da Babylon’da sanatçıların da katılacağı sürprizli bir lansman gecesi gerçekleşecek. O gece izleyicileri ve analog müzik tutkunlarını nasıl bir atmosfer bekliyor?

Evet, 25 Kasım Çarşamba günü aslında albümdeki bütün sanatçılar ve bizler eğlenmek için orada olacağız. Sanki bir aile gibi. Biz bize. Her sanatçı, albüm parçasının yanı sıra ekstra bir şarkıyla sahne alacak. Tamamen akustik olacak bu gecede herkes eğlenecek, bunu garanti ediyoruz. Müzikseverler modern zamanların ozanlarını toplu hâlde görme fırsatı bulacaklar.

“Bastığımız albümlerin popüler kültürden uzak ama yıllar geçtikçe değeri anlaşılacak albümler olmasına dikkat ediyoruz…”

Bir plak toplayıcısı olarak geriye dönüp kataloğunuza baktığımda harika projelere imza attığınızı biliyorum. “Guitarist of Istanbul” ile memleketin gitar kahramanlarını bir araya getirdiniz, mor ve ötesi’nin kült albümü Dünya Yalan Söylüyor’u plak olarak raflara soktunuz. Hatta 2017’de Metin Belgin’in sesinden Nâzım Hikmet şiirlerini plak yaptınız. Bir projeye “Bunu kesinlikle basmalıyız!” derken Rainbow45’in masasında hangi özellikler daha baskın oluyor peki?

Bizim bir albümü sanatsal açıdan beğenmemiz, bunu basmaya karar vermemizde en büyük etken. Sonra albümün ruhuna uygun tasarımlar yapmaya başlıyoruz. Bir koleksiyoncu içerik olarak ne bekliyorsa bunu yapmaya çalışıyoruz. Albümlerin popüler kültürden uzak ama yıllar geçtikçe değeri anlaşılacak albümler olmasına dikkat ediyoruz. Kâr odaklı değil, gerçekten sanat odaklı bakıyoruz seçimlerimizde. Belki bu yüzden finansal açıdan mücadele ediyoruz ama sonuçta iz bırakan albümler bırakıyoruz dinleyiciye.

Eskiden verdiğiniz bir röportajda “Camel’ın Harbour of Tears ve Rajaz albümlerini veya Barış Manço, Pink Floyd gibi efsaneleri plak basmak isterdim” demişsiniz. Bugün hakları tamamen sizde olsa “Şu an hemen plağını basarım” dediğiniz, içinizde ukde kalan bir Türkçe rock/pop efsanesi albümü var mı?

Bazı albümler, bildiğiniz gibi, yıllar içinde yapımcı, sanatçı veya sanatçıların varisleriyle ilgili anlaşmazlıklardan dolayı piyasaya yeniden çıkamıyor. Camel’ın yukarıda bahsettiğiniz iki albümü bu sebeple çıkamıyor. Bu yüzden, keşke Rainbow45 Records etiketiyle çıksa diye iç geçirdiğim olmuştur. Şu anda hakları elimde olsa Hardal grubunun iki albümünü de kendilerine layık olacak estetikte tekrar çıkartırdım. Yine 90’lı yıllarda Batılı anlamda ilk tekno ve house müzik örneklerini duyduğumuz Tuğçe San, Emel Müftüoğlu, İzel gibi bazı sanatçıların kayıtları iyi olsun diye özellikle maxi-single plaklarını üretmek isterdim. Çünkü bunlar gerçekten çok güzel örneklerdi. 1970’li yılların başında Yonca Plak etiketiyle tek bir single’ı çıkmış ama Yonca Plak’ın analog makara bant arşivinde 10 şarkısı kayıtlı olan Akvaryum grubunun bu albümünü, hakları bende olsa hiç düşünmeden plak ve CD olarak üretirdim. 55 sene sonra gün ışığına bir albüm çıkmış olmasının dayanılmaz mutluluğunu hissedebiliyor musunuz?

“Müziği dinlemenin yanında koleksiyonun bir parçası olarak gören dinleyici fizikselden vazgeçmiyor…”

Dünyada plak satışları patlıyor ama Türkiye’de kurlar, üretim ve gümrük maliyetleri derken bağımsız kalmak büyük bir savaş. Bugün bir albümü plak formatında piyasaya sürmenin en zorlayıcı tarafı nedir? Plak ülkemizde artık elitist bir lüks tüketime mi dönüşüyor sizce?

Kanayan bir yaramıza dokundunuz. Ülkemizde her albümün dağıtımcısı yok maalesef. O yüzden dünyada üretilen plakların ve CD’lerin belki yüzde 20’si ancak ülkemize giriş yapıyor. Lisans ve ithalat giderleri ve bazen dağıtımcının ülkenin ekonomik koşullarındaki riski görerek toplu değil de hep parça parça ithal etmesi, maliyeti yükselten nedenlerin arasında geliyor. Öbür taraftan kurların yükselmesi ve halkımızın satın alma gücünün iyice düşmesi, plak satışlarının düşmesine sebep oldu. Eskiden haftada iki plağı rahat alabilen müşteri artık haftada bir ya da ayda bir plak alır oldu. Fakat huylu huyundan vazgeçmiyor gerçekten. Müziği dinlemenin yanında koleksiyonun bir parçası olarak gören dinleyici fizikselden vazgeçmiyor. Plağa gücü yetmeyen CD’ye ve kasete yöneliyor.

Dükkânda gençlerin, özellikle Z kuşağının plağa olan ilgisini yakından gözlemliyorsunuz. Sizce bu ilgi sadece Instagram’lık, “vintage” bir estetik heves mi; yoksa o analog sesin sıcaklığına ve müziğe fiziksel olarak dokunma hissine duyulan samimi bir saygı mı?

Dükkâna gelen Z kuşağı gençlerin sayısı o kadar fazla ki bu durum bizleri çok şaşırtıyor. Kimi sadece plaklara dokunuyor. Birbirlerinin eline plak tutuşturarak fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşıyorlar. Çoğu modern pop, alternative rock, trip-hop ve hip-hop grup ve sanatçılarının plaklarına ilgi gösterirken kimi, babasından aktarılan genetik yaklaşımla, 1960–1990 arasında her türlü kategoride eski grupların plaklarına ilgi gösteriyor. Plak da alıyorlar. Belki toplam müşterinin yüzde 20’sini Z kuşağı oluşturuyor diyebiliriz. Bu gençlerin bazıları süslü, renkli baskıları tercih ediyor. Kendi aralarındaki konuşmalardan anladığımız kadarıyla plak onlar için estetik bir heves. Ama genelleme yapmıyoruz kesinlikle. Çoğu analog kültüre bir şekilde bulaşmış ve onun sırrını çözmüş durumda.

“Biz plağın kapağını elimize aldığımız zaman başlar sanat…”

Aslında benim de bir yazar ve plak koleksiyoncusu olarak sıkça üzerine kafa yorduğum bir şey bu; dijitalin o kusursuz, steril ve hızlı tüketilen saniyelik dünyasında, plağın kapağını açıp iğneyi o siyah diskin üzerine yavaşça bırakma ritüeli, günümüz dinleyicisine aslında neyin mesajını veriyor?

İnsanoğlu hızla gelişen teknoloji karşısında bir yarış hâlinde. Hatta bu yarışta geride kalmamak için hiç soluklanmadan koşuyor. Sosyal yaşamını, hobisini, özel ilişkilerini hep hızla yaşıyor. Hiçbirinin hakkını veremiyor. Bir süre sonra geçmişi özlüyor. Yani nostaljiyi. Belki hayatında görmediği plağı keşfediyor. Onu edinmeye çalışıyor ve analog müziği keşfediyor. Aslında bu dönüş, o eski masum günlerin özleminin yansımasıdır. Bu romantik cevabımız. Bir de bilimsel cevap vereyim. Biz plağın kapağını elimize aldığımız zaman başlar sanat. Kapak tasarımı ve içeriğindeki estetik etkiler, sonra plağı içinden çıkarıp iğneyi üzerine değdirdiğimizde duyduğumuz yoğunluklu, sıcak ton, direkt bizi girdabına çeker. Plak dinleyerek eskiden yaptığımız ama şimdilerde unuttuğumuz albümün tamamını dinleme alışkanlığını, dolayısıyla bu teknoloji ile yarışta soluklanmayı öğretiyor. Kısaca, nereden baksanız büyülü bir durum.

“Ülkemizde Diskotür gibi güzel anılmak ve üzerine koyarak sadece ülkemizde değil, uluslararası piyasada da tanınmak en büyük arzum.”

15 yılı geride bırakırken, Rainbow45 Records’un Türkiye müzik tarihinde ve plak koleksiyonerlerinin arşivlerinde nasıl hatırlanmasını istersiniz? Sırada bizi bekleyen yeni sürprizler var mı?

Bu işe tutkuyla başladık. Tutkumuz ilk günkü heyecanıyla devam ediyor. Bu işi çok seviyorum ve her defasında Tanrı’ya şükrediyorum, bu meslekte başarılı oluyorum diye. Türkiye‘de 1970’li yılların özellikle ilk yarısında çok iyi albüm ve single’lar üretip dinleyiciye armağan eden Diskotür firmasına kişisel bir hayranlığım var. Ülkemizde Diskotür gibi güzel anılmak ve üzerine koyarak sadece ülkemizde değil, uluslararası piyasada da tanınmak en büyük arzum. Sürprizlere gelince, evet, şaşırtmaya hep devam edeceğiz. Belli bir müzik kategorisiyle sınırlı kalmayan ama kendi dalında iyi olan çok güzel albümleri yakında anons edeceğiz. Bu güzel röportaja imkân verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans