
Türkiye’de rock müzik, çoğu zaman ithal bir isyanın yerel bir taklidi gibi algılandığı o gri 90’lı yıllardan geçerken sahnede her şeyi değiştirecek, sadece sesiyle değil varlığıyla da yeni bir parmak izi bırakacak o figürün belirmesi de an meselesiydi. Kocaman siyah gitarıyla, bazen bir çığlık kadar keskin bazen bir fısıltı kadar kırılgan duran Şebnem Ferah; sadece bir vokalist değil, bir jenerasyonun da sessiz kalmış tüm duygularının frekansı olmuştu aslında. Bugün geriye dönüp baktığımızda, 30 yılı aşan bu devasa kariyerin (ki Volvox’un tozlu bar sahnelerini de sayarsak 40 yıla yaklaşan bir emek görüyoruz) sadece hit şarkılardan ibaret olmadığını görmek mümkün. Bu yolculuk, aslında bir ruhun laboratuvar ortamında incelenmesi gibi; saf bir enerjinin, en sert trajedilerle nasıl rafine bir kimliğe dönüştüğünün, isyan kavramının nasıl kabulleniş ve felsefeye evrildiğinin de bir anatomisi aslında. O siyah deri ceketli asi kızın, kendi içindeki karanlığı bir ışık kaynağına nasıl dönüştürdüğünü, müzikal skalasının hard rock’ın kirli distortion tonlarından klasik müziğin disiplinli armonisine nasıl bu kadar organik bir şekilde eklemlendiğini anlamak için de Şebnem Ferah’ın 30 yıllık solo kariyerine bir bakmak gerekiyor. E o zaman gelin, Şebnem Ferah’ın üç 10 yılı geride bıraktığı solo müzik yolculuğundaki dönüşümlerine bir göz atalım!

Şebnem Ferah’ı anlamak için önce Bursa’ya, tamamı kadınlardan oluşan Volvox’a bir göz gezdirmek şart. O dönem, Türkiye’de rock müziğin henüz yeraltı kabul edildiği, kadınların sahnede elinde gitarla hard rock yapmasının sıra dışı bulunduğu yıllardı. Özlem Tekin ile yan yana, o zamanın Türkiye’si için devrim niteliğinde olan bu grupla barlarda rock cover’ları yapan Şebnem, aslında kendi vokallerinin de sınırlarını keşfediyordu. Bu yüzden de Volvox dönemi müzikal anlamda daha çiğ ve direkt bir dönemdi. 80’lerin hard rock ve glam etkilerini taşıyan, daha dışa dönük ve ispat çabasında olan bir enerji hakimdi. Şebnem Ferah’ın o yıllardaki vokal tekniği, daha çok yüksek oktavlı çığlıklar ve teknik bir gövde gösterisi üzerine kuruluydu ve 1994’te grubun dağılması, Ferah’ın o kolektif enerjiyi bireysel bir derinliğe kanalize etmesinin de önünü açtı. Yani esasında Volvox, onun için benzersiz bir mutfaktı, orada malzemeleri tanıdı, ateşi ölçtü ama kendi yemeğini henüz yapmak için kolları sıvamamıştı.
Şebnem Ferah’ın 1996 yılının 15 Kasım’ında yayımlanan ilk albümü “Kadın”ı, Türkçe rock’ta sadece bir çıkış olarak adlandırmak, albümün önem derecesini de biraz düşürmek olur. Sezen Aksu ve Onno Tunç gibi isimlerin vizyonu ve İskender Paydaş’ın prodüktörlüğünde çıkan bu albümde, Volvox’un sert kabuğu yerini daha melodik ama bir o kadar da karanlık temalara bırakmıştı. Şebnem Ferah bu sırada henüz 24 yaşında, yolun başında ve dünyayı anlamaya çalışan bir genç kadınken sözsel olarak “Vazgeçtim Dünyadan” derken nihilist bir isyanı ortaya koyuyor, “Deli Kızım Uyan” derken saf ve savunmasız bir isyanı vurguluyordu. Hard rock ile alternatif pop-rock arasında bir dengeye sahip olan “Kadın” albümünde, acıyı bir estetik unsur olarak kullanmaya başlamış ve bu acıyı topluma değil, kendi içine dönük bir şekilde ifade etmişti. Dinleyici de ilk kez bir rocker kadının ağzından bu denli dürüst, bu denli yırtıcı ama bir o kadar da zarif bir acı anlatısı duyuyordu. Şebnem Ferah, bu albümle rock yıldızı tanımını Türkiye’deki kadın kimliği üzerinden yeniden inşa ediyordu.
2000’lerin tam ortalarına geldiğimizde Şebnem Ferah’ın diskografisi için yeni ve çok daha sert bir sayfa açılıyordu: “Can Kırıkları”. Bu albüm, Ferah’ın o güne kadarki en yüksek enerjili, en “heavy” ve prodüksiyonel anlamda en katmanlı işiydi. Tarkan Gözübüyük’ün prodüktörlüğünde şekillenen bu dönemde, gitarların tonu daha kirli, davullarda daha atak, vokaller çok daha yırtıcıydı. Ancak bu sertlik, genç bir öfke patlaması değildi; rafine edilerek yönü tayin edilmiş bir yaşanmışlığın yansımasıydı. Albümdeki ikonik riffler, aslında sanatçının içindeki kırıkların ne kadar keskinleştiğinin ama aynı zamanda bu sözü geçen kırıkların nasıl bir zırha dönüştüğünün de ilanıydı. Fakat 2000’lerde Şebnem Ferah’ı farklı bir yere koyan mihenk taşı, 10 Mart 2007 İstanbul Senfoni Orkestrası konseriydi. Bostancı Gösteri Merkezi, bir konser alanı olmanın çok ötesinde bir vizyonun da inşa edildiği şantiye gibiydi. Orhan Şallıel’in yönetimindeki o devasa orkestra ile Şebnem Ferah ve Metin Türkcan, Ozan Tügen, Aykan İlkan, Buket Doran, Ceren Tügen bir araya geldiğinde sadece iki ayrı türden çok iki ayrı dünya çarpışıyordu sanki. Bu senfonik konser, Şebnem Ferah’ın müzisyen kimliğinin artık ustalık evresine geçtiğinin de göstergesiydi. Bu dönemdeki dönüşümün en önemli çıktısı da şuydu: Şebnem Ferah artık yalnızca bir rockstar değildi, o 2000’ler rock’ının ikon isimlerinden biriydi. 10 Mart 2007 konseri de sadece bir performans değil, Şebnem Ferah’ın müzikal egemenliğini ilan ettiği bir taç giyme töreniydi.
2009 yılında çıkan “Benim Adım Orman” albümü, Şebnem Ferah’ı daha “düşünür” noktasına taşımıştı. Sanatçının ontolojik yolculuğunda devasa bir kırılma noktası olan albüme kadar Şebnem Ferah, kapalı odalarda, perdelerin arkasında ve kendi içsel labirentlerinde dolaşan bir kadının hikâyesini anlatmıştı. Ancak bu albümle birlikte ben, yerini bütüne bıraktı. Kimilerine göre panteist bir yaklaşıma da sahip olan “Benim Adım Orman”, bireyin tekilliğinden sıyrılıp toprağa, ağaca, rüzgâra ve evrenin bitmek bilmeyen döngüsüne eklemlenmiş bir albümdü. “Benim Adım Orman” ile daha berrak, daha progresif ve daha güçlü bir persona çizen Şebnem Ferah, artık hayatın engebeli yollarında kaybolmayan ve o yolları yukarıdan bir orman ruhuyla izleyen daha olgun bir sesti. 2013 yılında çıkardığı “Od” albümü ise bu içsel dinginliğin yerini “toplumsal bir yangına” bıraktığı evreydi. Toplumsal olayların ve vicdani sorgulamaların da zirve yaptığı o dönemde bu çığlığa kayıtsız kalmamıştı. Albümün ismi de hem yanmayı hem de arınmayı temsil ediyordu aslında. Albümün en vurucu şarkısı “Birileri Var”, bir kuşağın ortak hafızasının da marşına dönüşmüştü. Şarkının sözlerindeki keskinlik artık onun sadece kendi acılarını değil, sokağın, hak kavramının ve toplumsal ahlakın da savunucusu olduğunu gösteriyordu. Nitekim “Od” albümü, Şebnem Ferah’ın olgunluk dönemindeki tavizsiz duruşunun zirvesi olmuştu.
Şebnem Ferah’ın 2018 çıkışlı son albümü “Parmak İzi” ise adeta muhasebe niteliğinde bir albümdü. Albüm, bir sanatçının kendi geçmişine, seçtiği yola, ödediği bedellere ve kazandığı zaferlere attığı bir imzaydı. Volvox’la geçtiği tozlu bar sahnelerinden devasa sahnelerin görkemine uzanan o uzun ve meşakkatli yolun tüm durakları bu albümün arasında gizliydi adeta. Vokalleri artık 90’lardaki o yırtıcı çığlıklardan ziyade, her kelimenin, her hecenin hakkını veren, daha hikâye anlatıcısı kıvamında ve çok daha ağırbaşlıydı. Müzikal olarak da kendisinin tüm dönemlerinin sentezi gibiydi. “Sözde Namus” ile “Od” döneminde başlayan sert ve toplumsal olan eleştirisini bir adım öteye taşırken “Koridor” ile bizi Perdeler dönemindeki o tekinsiz, karanlık ve büyüleyici içsel yolculuklara geri götürmüştü mesela. “Başka Bir Yol Var” ile de hayata karşı geliştirdiği o alternatif duruşun altını çizmiş, “Parmak İzi”yle bir daha ne zaman dinleyicilerinin karşısına çıkacağını bilmediği bir döneme girerken parmak izini bırakmıştı aslında.
Ez cümle Şebnem Ferah’ın 30 yıllık solo müzik serüveni; isyandan kabullenişe, acıdan bilgeliğe uzanan devasa bir köprü oldu. Onun dönüşümü, aslında müziğini dinleyen herkesin de büyüme hikâyesiydi. Müziği sertleşse de yumuşasa da değişmeyen tek şey sahicilikti ve Ferah, her albümünde kendi ruhunun o anki fotoğrafını çekti ve bizlere gösterdi. Ne zaman yeniden şarkılarına canlı canlı eşlik edeceğimizi bilmesek de Şebnem Ferah, 30 yıldır bu topraklarda silinmeyecek bir parmak izi bırakmaya devam ediyor.
