
Bazı sesler vardır; sadece şarkı söylemez, bir coğrafyanın kırgınlığını, bir hafızanın yükünü ve bağımsız kalmanın o sarsılmaz direncini de beraberinde taşır. Selin Sümbültepe, geçtiğimiz günlerde Hindistan’da yaşadığı politik engellerden Hatay’ın dinmeyen yasına, “tek tabanca” bir müzisyen olmanın yorgunluğundan “Seyir” adını verdiği yeni albüm müjdesine kadar uzanan, her durağı ayrı bir hikâye barındıran o uzun yolculuğu röportajımızda anlattı. Müziğini bir “füzyon”dan ziyade kökleriyle kurduğu sarsılmaz bir bağ olarak tanımlayan Sümbültepe ile Hemhal’den Khayal’e, dünden bugüne ve yarının belirsizliğine uzanan derin bir sohbete oturduk.
Aslında röportaja daha genel bir başlangıç yapmak istiyordum ancak geçtiğimiz gün Hindistan’da çok yeni bir talihsizlikle karşılaştın. Udaipur World Music Festival’de konsere çıkmana 30 dk kala sahnen bir protesto sebebiyle iptal edildi. Bu olayın arkasında ne vardı ve o an ne hissettin? Türkiye’den kalkıp Hindistan’a gitmişsin ve böyle bir şey yaşanmış, hiç aklına gelir miydi?
O an hissettiğim şey önce ufak bir şoktu öncelikle. Sonrası hüzün ve derin bir boşluğa bıraktı kendini. Aslında Hindistan’ın Türkiye ile olan mesafeli duruşunun, vaktinde yaşanan savaşta Pakistan’ı desteklemiş olmamızdan kaynaklanan o tarihsel bagajın farkındaydım. Siyasi ve politik bilgim geçmişe yönelik sınırlı olsa da bu gerilimi biliyordum. Ancak bu durumun kültürel bir etkinliğe, bir müzik festivaline bu denli sert yansıyacağı hiç aklıma gelmezdi. Protestocuların tam olarak ne kadar kalabalık olduğunu bilmiyorum, gördüğüm birkaç videoda topu topu altı kişi demeç veriyordu. Belki güvenlik önlemleri yetersizdi, belki polis gücü bir stadyum konserini korumaya yetmeyecekti ya da festival ekibi halkın bir anda parlayabilen o protesto geçmişinden korktu, bilemiyorum. Sonuçta kendilerine güvenemediler ve önlem olarak konseri iptal ettiler. Üstelik sadece benimki de değil; benden bir sonraki gün sahne alacak olan Türk-Kürt bir sanatçının performansını da aynı şekilde iptal ettiler. O en azından haberi soundcheck’e gitmeden almıştı, biz ise bütün günümüzü o sahneye hazırlanarak geçirmiştik. Sabahın köründe soundcheck için alana gitmiş, saat 18:00’deki sahnemiz için kostümlerimizle, makyajımızla tam kadro hazır bekliyorduk. Önce “Sahne saatinizi değiştirdik.” diye bizi oyaladılar, sonra meselenin saat değişikliğinden çok daha öte olduğu, her şeyin iptal edildiği anlaşıldı. Bizi apar topar otele götürdüler. Orada festivalin avukatlığını üstlenen bir bey durumu bize açıkladığında hissettiğimiz tek şey koca bir şoktu. Ardından o şok yerini derin bir hüzne ve boşluğa bıraktı, öylece uzaklara baktık. Çok yorulmuştuk çünkü. Aktarmalarla birlikte 16 saat süren o yolculuk boyunca tek motivasyonumuz, müzik aracılığıyla başka bir kıtaya, bambaşka bir dinleyiciye ulaşmaktı. O buluşma anının hayaliyle gitmiştik ama büyük bir hayal kırıklığıyla döndük. İnsan gerçekten konduramıyor. Maalesef bugünlerde sanat, dünyanın o bitmek bilmeyen politik gerilimlerinin tam ortasında, çok savunmasız bir yerde kalıyor.
Peki bir sanatçı olarak, ülkelerin politik gerilimlerinin kurbanı seçilmeyi nasıl algılıyorsun? Sanatçı olmak bunları göğüslemekten de geçiyor ama durum seninle alakalı değilse bunun üstesinden nasıl gelebilirsin ki? Bir de merak ettim, orada sana destek çıkan birileri oldu mu protestocu gruba karşı, mesela diğer sanatçılardan?
Festivalde sahne alan her sanatçıyla aynı anda bir arada değildik ama bizden sonra sahne alacak olan Türk-Kürt sanatçıyla uzun uzun sohbet etme şansımız oldu. Hepimiz aslında aynı noktada birleşiyorduk: Politik gerilimlerin ortasında sanat ne kadar da kolay bir hedefe dönüştürülebiliyor… Çünkü bu durumu asıl görünür kılan şey sanatın kendisi oluyor. Eğer biz orada böyle bir tehdide maruz kalmasaydık, belki o protestocuların varlığından kimsenin haberi bile olmayacaktı. Bizimle hiç ilgisi olmayan bir meselede mecburi bir sembol haline gelmek gerçekten çok ağır ve yorucu bir duyguydu. Üstelik bu benim başıma ilk defa geliyordu. Bu süreçte kendimize hep şunu hatırlattık: “Bu iptal kararı ne benim müziğimin ne de kimliğimin bir kusuru; sadece bugünün ve bu koşulların getirdiği bir sonuç.” Bu düşünceyle işin içinden çıktık. Organizasyon ekibi ve kendi ekibim zaten çok üzgündü ve her an yanımızdaydı. Hindistan’daki Türk Konsolosluğu’nun bana ulaşıp güvenliğimizi sorması, hatta Türkiye’den sevdiğim bir parti başkanından destek mesajı almam beni çok iyi hissettirdi ve güvende olduğumu hatırlattı.

Hindistan’daki olayı biraz konuştuktan sonra tatsız konuları bırakıp artık daha Selin Sümbültepe müziğine gelmek istiyorum. Neredeyse 10 yıldır, 2017 yılından beri seni yaptığın solo çalışmalarla dinliyoruz seni.
10 yıl oldu değil mi ya, harika! (Gülüyor)
Evet, 10 yılı geride bırakıyorsun seneye ve 10 yıl çok da güzel bir süre aslında bağımsız olarak bu sektörde tutunabilmek açısından. Nasıl geçti bu 10 sene öncelikle?
Evet, gerçekten çok yıprandığımız anlar oldu. Kendi yayınımızı yapmak, prodüksiyonu üstlenmek ve sadece konserlerle ayakta durmaya çalışmak bu döngüde çok zorlayıcı. Ülkede zaten konserler üzerinden bir sürdürülebilirlik kurmaya çalışmak başlı başına bir mücadele. Eğer ana akımda değilseniz, bağımsız sektörde bilet satışları bile büyük bir krize dönüşebiliyor. Sektörün en büyük problemi bu diyebilirim. Buna rağmen dile kolay, tam 10 yıl… Bu 10 yılda müziğin nereden nereye geldiğini, nasıl evrildiğini ve benim de bu süreçte farklı janralar arasında nasıl hareket ettiğimi çok net görebiliyorum.
Sen kendini aslında bir hikâye anlatıcısı olarak tanımlıyorsun. Senin hikâyelerinin baş kahramanı kim? Öznelerini kimlerden ya da nelerden seçiyorsun?
Ben ilhamımı, sadece kendi sesimden değil daha çok insanın iç sesinden alıyorum. Herkesin zihninde yankılanan o evrensel iç sesten bahsediyorum. Şarkılarımın baş kahramanları genelde bu iç seslerden veya o sesin zamanla yoğrulup değişmesinden doğuyor. Bu hikâyelerde bazen “ben” oluyorum, bazen “biz”, bazen de hiç tanımadığım birinin bakışı ya da bir çocuğun perspektifi… Öznelerimi; hafızamın derinliklerinden, bir şehrin kaosundan, bir kokunun bıraktığı izden, bir cümleden ya da bir vedadan süzüyorum. Özetlemek gerekirse şarkı yazmak, benim için hayatta kaybolan parçaları hikâyeye dönüştürerek onları ve o anıları tekrar geri çağırmak demek.
Öznelerden bahsetmişken şarkılarındaki kadın figürlerini güçlü ama bir o kadar da kırılgan olarak belirliyorsun, bu dinlerken çok net anlaşılıyor. Burada da Aysel Gürel’e bir saygı duruşu yaptığını hissediyorum ben çünkü Gürel’den epey ilham aldığını okumuştum. Peki sen bu güçlü ve kırılgan kadın rolleri arasında nasıl bir denge kuruyorsun?
Kendi hayatımda da bu etkiler hep vardı. Aysel Gürel’in o cesur kadın karakterlerindeki duygu diliyle, o tınılarla kulağım dolarak büyüdüm. Bu yüzden sadece her zaman dimdik duran değil, kırılganlığını da saklamayan o kadını tasvir etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında sadece kadınlar okumamak lazım, her insanın içinde hem ateş var hem de su. Bana göre denge dediğimiz şey, içimizdeki yarayı inkâr etmeden, o yarayla barışarak yola devam edebilmek.
Hikâye anlatıcılığı aslında bir yandan da farklı şekillerde betimlemeleri de beraberinde getirir çoğu zaman. Peki sen şarkılarını yazarken, hikâyelerini anlatırken zihninde filmleri ya da klipleri de dönüyor mu? İşin görselliği senin yolculuğunda tam olarak nerede?
Görsel dünyaya çılgınca önem veriyorum, hatta bu durum zihnimi o kadar meşgul ediyor ki bazen keşke bu kadar ağır basmasa dediğim bile oluyor. Ben, sadece bir görselden etkilenip sırf onun uğruna şarkı yazmış bir insanım. Benim için müzik ve görsellik her zaman el ele, beraber ilerliyor. Bir şarkı hazır olduğu an, daha yayınlanmasına bir-iki yıl olsa bile klibini kafamda çoktan çekmiş, kostümü için malzeme toplamaya başlamış oluyorum. “Bunun kostümü şöyle olmalı, vaktim varken şimdiden hazırlayayım.” dediğim böyle çılgınca bir üretim sürecim var. Görsel etkileşim, şarkı yazarlığımı kesinlikle besliyor; çünkü bazı şarkılar zaten kendi görsel dilini daha doğarken belli ediyor. Bu tutkum nedeniyle çoğu zaman kostümlerimi bile kendim hazırlıyorum.

Yani mesela görselinin olmayacağını düşündüğün bir şarkıyı belki de hiç yapmıyorsundur o zaman. Öyle mi?
Tabii ki albümdeki her şarkıya klip çekmek gibi bir dünyada yaşamıyoruz ama bir single çıkarırken kapağından sahne duruşuna kadar o görsel dilin bir bütün olmasına çok uğraşıyorum çünkü hepsi hikâyeyi tamamlayan birer parça. Bu dili yaratmamda son üç yıldır yol arkadaşım olan videographer Taha Balta’nın payı çok büyük. Paris’te sadece iki kişiyle, sanki arkamızda dev bir prodüksiyon varmış gibi görünen işler çıkardık. Maliyetleri kısmak adına tasarımından kreatif direktörlüğüne kadar her şeyi bizzat üstleniyoruz. Zor ama bir yandan eğlenceli bir süreç bu. Zaten günümüzde bağımsız bir müzisyenseniz ister istemez bir “influencer” gibi kendi videonuzu da tasarımınızı da kendiniz yapmanız gerekiyor. Bu, kaçınılması imkânsız ve çok yorucu bir zorunluluk. İtiraf etmeliyim ki her şeyle “tek tabanca” ilgilenmek artık beni çok yıprattı. Kostümle, sanat yönetimiyle, saçla ya da makyajla profesyonelce ilgilenen birileri olsun çok isterdim. Yorgunum, bunu artık her yerde söylüyorum. Ama ne yaparsınız, tutku böyle bir şey, ayakta kalmak için bu yükü omuzlamaya mecburuz.
6 Şubat depreminin üçüncü yılını geride bıraktık. Senin de Hatay’ı yeniden ayağa kaldırmak için müzikle “hemhâl” olma çabanı biliyorum. Yıkılan şehirlerin sesi daha gür çıkar derler, sence Hatay’ın sesi şu an ne söylüyor?
Hatay’ın sesi her şeyden önce çok kırgın. Yaslı olma hâli zaten artık bizim varsayılan durumumuz, o yas hiç bitmeyecek ama kırgınlık çok başka bir katman. Hatay çok yalnız bırakıldı ve orada hâlâ çok zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan, buna rağmen müthiş bir direnç gösteren bir halk var. Benim için Hatay’ı müzikle anmak, aslında o hafızayı diri tutmaktan geçiyor. Çünkü böylesine büyük bir kaybın karşısında sessiz kalmak, çok büyük bir ihanet olurdu. Bunu sadece Hatay benim memleketim olduğu için söylemiyorum; biz bir deprem ülkesinde yaşıyoruz ve bu, her an herkesin başına gelebilecek büyük bir felaketti. Bu gerçeğe ve çekilen acılara sessiz kalan her insan, sanki o hatıraya ihanet ediyormuş gibi geliyor bana. Özetle Hatay’ın sesi için söyleyebileceğim en öz, en çıplak şey şu: O ses çok kırgın.
Nitekim 6 Şubat depremi, sadece şehirlerin değil belleklerin de yıkıldığı bir depremdi. Peki Hatay için Hataylılarla, oranın müziğini yaşatmak senin için bu belleği korumanın da bir yolu mu? Nasıl bakıyorsun buna?
Ben köklerimden beslenmeye dün başlamadım. 10 yıl önce yayımladığım ilk Türkçe-Arapça şarkımda da o bağ oradaydı. Ancak müzikal yolculuk öyle bir süreç ki her şeyi her an hayata geçiremiyorsunuz. Aslında “Hemhal” projesi, ne yazık ki depremden önce başlamıştı. Fakat yaşanan felaketten sonra projenin evrildiği nokta, Hatay’ın o yaralı sesini duyurma çabasına dönüştü. Devraldığımız miras çok büyük, bizden önceki kuşakların bize emanet ettiği muazzam bir hafıza var orada. Benim payıma düşen bu mirası bir vitrinde tozlanmaya bırakmak değil, şarkılarla dolaşıma sokmak ve yeni kuşaklara aktarmak. Şuna yürekten inanıyorum: Bir kültür yaşarsa o şehir de yaşar. “Hemhal”in yayın tarihi deprem sonrasına denk geldiği için bu projenin sadece o felaketten sonra doğduğuna dair bir algı oluştu. Oysa ben hep köklerimle hemhâl olan biriydim. Sadece öyle bir zamana denk geldi ki bu çalışma, hafızayı koruma ve mirası geleceğe taşıma bilincine evrildi. Bu artık sadece bir albüm ya da proje değil, kalbimde en önde atan, yerine getirmem gereken birincil görevim hâline geldi.

2025’te 10 konserlik ilk Avrupa turnene çıktın ve önümüzdeki günlerde de yeni Avrupa konserlerin olacak. İlhamını aldığın ve köklerinin geldiği müziği de oralarda tanıttın / tanıtmaya da devam ediyorsun. Nasıl geçti bu konserler? Önce onu sorayım.
Avrupa’da daha önce de konserlerim olmuştu ama bu kadar uzun ve arka arkaya gelen ilk turnemdi diyebilirim. Aslında 10 konserlik bir planla yola çıkmıştık fakat son üçünü maalesef yapamadık. Hem lojistik sıkıntılar hem de maddi destek bulma konusundaki zorluklar bizi bu karara itti. Özellikle Fransa’nın güneyine inemedik çünkü online bilet satışları beklediğimiz seviyede değildi. O klasik bağımsız müzisyen krizi işte… Oraya gitmenin maliyeti ve lojistik yükü bize çok pahalıya patlayacaktı, biz de daha fazla risk almak istemedik. Sonuçta 10 konser niyetine çıktığımız yolda, yedi konserlik bir Avrupa turnesini geride bırakmış olduk.
Yurt dışında yaptığın müziğe aldığın tepki nasıl peki? Biliyorsun yurt dışında artık mikrotonal tınılar, Ortadoğu müziği ve doğulu armoniler yeniden yükselişe geçti. Nasıl karşılanıyor müziğin orada?
Etnik veya dünya müziği dediğimiz bu etiketler aslında çok yeni bir yükseliş değil. Bu coğrafyanın makamlarını ve tınılarını yıllardır dünyaya taşıyan çok kıymetli müzisyenler var; biz de aslında onların açtığı o yoldan yürüyoruz. Yurt dışındaki dinleyici profili her şeyden önce çok meraklı. Müzik dinleme kültürleri daha korunmuş bir yapıda olduğu için anlattığınız şeyi çok daha rafine bir şekilde alabiliyorlar. Kurdukları bağın temelinde ise genellikle sizin hikâyeniz yatıyor. Dil farklı olsa da duygunun karşıya geçtiğini bizzat gördüğüm çok an oldu. Konserlerden sonra yanıma gelip “Ne dediğini anlamadım ama çok iyi hissettim.” diyen pek çok yabancı dinleyiciyle karşılaştım. Bu benim için en önemli geri dönüşlerden biri. Gittiğimiz her şehirde dinleyicilerin neredeyse yarısı bizi tanımadan sadece merak ettiği için geliyor. Çıkışta ise “Sizi tanımıyordum ama bir dahaki konsere çok daha kalabalık geleceğiz.” diyorlar. O an insan içinden “Keşke bu konsere de getirseydiniz” dese de (gülüyor). Sonuçta Avrupa konserlerinden aldığımız o iyi geri dönüşler bizim için her zaman çok güçlü bir motivasyon kaynağı oluyor.
Bir de ARTE Tracks East belgeselinde yer aldın ki bu belgesel Türkiye’nin siyasi ve sosyal iklimini inceliyordu. O belgeselde yer alma serüvenin nasıl gelişti ve sence bu belgesel, müziğinin yurt dışındaki tınısını nasıl değiştirdi?
Belgesel ekibiyle yollarımız aslında müziğim üzerinden kesişti. Türkiye’nin sosyal ve siyasal iklimini anlatan bir yapım olduğu için, o dönem gündemin en sarsıcı maddesi olan deprem gerçeğini bizzat yaşamış bir müzisyen olarak bana da yer vermek istediler. Bu benim için sadece bir görünürlük meselesi değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluk ve temsil göreviydi. Çünkü orada sadece “şarkıcı” kimliğimle yer almadım. O şarkının taşıdığı bağlamı ve arkasındaki hikâyeyi görünür kıldım. Belgeselin üzerimdeki en büyük etkisi şu oldu: Dinleyici artık sadece şarkıyı nasıl söylediğime değil, neden söylediğime de kulak vermeye başladı. Yayından sonra Avrupa’nın dört bir yanından, o “neden”e ortak olan çok fazla mesaj aldım.

Biraz önce mikrotonal ya da Ortadoğu müziğinden bahsetmiştik. 2000’lerin başından beri bu coğrafyanın müziği aslında “world music” olarak anılıyor. Senin tam olarak world music yaptığını söyleyemeyiz sanki, bu etikete sıkışıp kalmaktan çekiniyor musun? Yani senin müziğinde farklı türler, farklı dokunuşlar duyar mıyız seni world music olarak tanımlamayacak şekilde?
Müziğimi tanımlarken “Fusion Folk Pop” ifadesini kullanıyorum çünkü ortaya koyduğum şeyin gerçekten bir füzyon olduğunun farkındayım. “Folk” diyorum çünkü bu toprakların tınılarından beslenip onları müziğime adapte ediyorum; ‘pop’ diyorum çünkü o janranın üzerimdeki etkisi de yadsınamaz. Aslında günümüzde bu etiketlerin pek bir önemi kalmadığını düşünüyorum. Öyle ki artık caz festivallerinin lineup’larında rock müzisyenlerini bile görebiliyoruz. İşin içine Arapça ve Türkçe girince, iki dilli bu yapı otomatik olarak “world music” etiketini de beraberinde getiriyor. Bu tanımlamadan hiç rahatsız değilim. Aksine, insanlara bir kapı açtığı için işlevsel buluyorum. Dinleyici bu sayede Selin Sümbültepe’nin sadece pop yapmadığını, o işin altında hibrit bir ruh olduğunu anlıyor. Geleneksel öğelere her zaman yer vereceğimden eminim ama kendimi tek bir alanla da sınırlamayacağım. Önümüzdeki işlerde pop, rock, arabesk ve bazen elektronik dokunuşlar görebilirsiniz. Farklı janralardan beslenmeye ve müziğimi özgürce dönüştürmeye devam edeceğim.
Buna paralel bir mini soru sormak istiyorum: Selin Sümbültepe’yi hiç dinlememiş birine, onu anlatacak ve “Selin Sümbültepe böyle bir müzik yapar” dedirtecek tek bir şarkını önersen bu hangisi olurdu?
Bütün diskografim içinde “Hemhal”in yeri bambaşka. Benim için en özel çalışma olmasının sebebi; Selin Sümbültepe’yi, ruhumu ve hikâye anlatıcılığımı köklerimle kurduğum o bağ üzerinden en iyi özetleyen parça olması. İleride tekrar Türkçe-Arapça denemelerim olur mu ya da bu yolculuğun bir “ötesi” gelir mi, şu an ben de bilmiyorum. Ama beni ben yapan, kimliğimi tam olarak tanımlayan o en saf özün “Hemhal” olduğuna eminim.

Son olarak, 2026’nın henüz başındayız ama bu yıl planların neler? Yeni tekliler ya da yeni bir albüm çalışması gelir mi? Nerelerde izleyeceğiz seni, en yakın bir Salon İKSV konserin var yanlış bilmiyorsam, sonrasında neler olacak?
Geçtiğimiz senenin son aylarında iki Arapça şarkı yayımladım. Biri “Ya Ummi”, anneme yazdığım ve benim için aşırı derinliği olan bir şarkıydı. Diğeri ise klibini Paris’te Taha’yla çektiğimiz “Bass Hubni”. O dönem hem turne hem klip derken gerçekten büyük bir kaos ve yorgunluk yaşadım. Şimdi mart sonunda, bu iki tekliyi de kapsayan dört şarkılık “Khayal” adında bir EP yayımlanıyor. Hem Arapçası hem Türkçesi aynı olan bu isim, aslında “Hemhal”in devamı niteliğinde. Hatta en büyük duam ve hayalim, yeterli maddi gücü bulursam bir yüzü “Hemhal”, diğer yüzü “Khayal” olacak bir plak bastırmak. Khayal, tamamen Arapça şarkılardan oluştuğu için benim için büyük bir meydan okumaydı zira Arapça söz yazmak hiç kolay olmadı. Yine prodüktörlüğünü Zeid Hamdan üstlendiği için bu iki EP’yi plak formatında yan yana getirmek çok anlamlı olacak. Tabii 2025 sürecinde boş durmadım; Türkçe şarkı yazmayı çok özlediğim için bolca ürettiğim bir yıl oldu. 2026 planlarım arasında yeni yayınlar var. Aslında EP olarak yola çıkmıştım ama süreç beni albüme götürdü. Şu an beş şarkısı tamamlandı, muhtemelen yedi şarkılık bir albüm olacak. Adını da ilk kez buradan paylaşmış olayım: “Seyir”. EP’leri saymazsak bu benim üçüncü albümüm olacak. İlk single’ı nisanın ilk haftası yayımlamayı, albümün tamamını ise kasım gibi dinleyiciyle buluşturmayı hedefliyorum. Farklı prodüktörlerle çalıştığım için tek bir dile hapsolmayan, içime çok sinen bir iş geliyor. Konser tarafı da epey yoğun; 18 Şubat’ta Ankara’da, 12 Mart’ta Salon İKSV ve 4 Nisan’da Kadıköy Komünite’de sahnede olacağız. Hemen ardından nisan ayında bizi beş konserlik yeni bir Avrupa turnesi bekliyor.