Röportaj

Sen olsan bakar mıydın?

Tülin Özen ve Cem Zeynel Kılıç ile Perde üzerine…
Fatih Önder - 2 Nisan 2026
post image

Her akşam olduğu gibi o akşam da apartmanın bahçesindeki kedileri besleyen bir Genel Müdür. Gözü, alt katın camından içeri takılıyor; hata. Aynı hatayı ikinci kez yapınca ne oluyordu? Ama yaptı.

Düşünmeye vakit yok, kaçın sayın müdürüm.

Çığlıklar, küfürler, kavgalar, apartman görevlisinin ağlayan karısı ve çocukları, yüzü gözü kan içindeki kapıcı, siniri bir türlü yatışmayan genç adam…

Sorun yok Genel Müdürüm çünkü sen sınıf atladın artık. Her şey tamam, geriye bir tek şarap kadehini avucunun içinde tutmaman kaldı zaten. Akşam yemeği de gayet iyi başladı… Ama sonra gerginlikler… Olsun; arkadaşlar arasında olur öyle şeyler…

Herkes gitti.

Kapı mı çaldı?
Kim gelmiş?
Genç adam mı, niye?

Önemli Not: Herkesin kendi çevresine bakarak “Aaaa bizim X’e ne kadar benziyor, değil mi?” diyeceği oyunculuklarla dolu Perde, 3 Nisan’da vizyonda.

Özkan Çelik‘in; Altın Koza ve Ankara Film Festivallerinden ödüllerle dönen filmi Perde’nin başrolleri Tülin Özen ve Cem Zeynel Kılıç ile filme dair sohbet ettik.

“Bir Türkiye panoraması yansıtmak istedik”  

Filmde kadın-erkek eşitliği, sınıflar arası uçurum ve kişisel gelişim gibi devasa meselelere değiniliyor. Ama bu öyle derinlemesine olmuyor, her şeyde var ama biraz biraz. Bu derin mevzuların bu kadar sade ve bir parça şeklinde verilmesi bilinçli bir tercih miydi?

Cem Zeynel Kılıç: Aslında evet, bu kesinlikle bilinçli bir tercihti. Bizim filmdeki omurgamız, Türkiye’deki orta sınıfın ikiyüzlülüğünü anlatmak üzerineydi. Herkesin bir akşam yemeğinde döküldüğü ama kimsenin gerçek yüzüyle yüzleşmediği bir “ikiyüzlülük akşamı” kurguladık. Özellikle suça ve ahlaka bakışımıza dair o geniş toplumsal resmi, karakterlerin kendi aralarındaki “yalancı” ilişkileri üzerinden göstermeye çalıştık.

perde afis

“Ahlak” ve “günah” meselesi bir sahnede çok çarpıcı işleniyordu. Samet’in, Yasin karakterinin eşini aldatıp sevgilisinden çocuk yaptığını öğrendiği an sorduğu “Aldıracak mısınız?” sorusuna Yasin’in “Hayır, günah” cevabını vermesi. Toplumumuzda günahlar arasında da bir kutuplaşma var atık? İşimize geleni günah sayıp işimize gelmeyeni törpülüyor muyuz?

Cem Zeynel Kılıç: Kesinlikle. Bugünün Türkiye’sinde ahlak anlayışı bir dönüşüm geçiriyor. Kapitalizm herkesi dönüştürür ve değiştirir. Herkes kendi çıkarına göre her şeye bir kılıf uyduruyor. Karısını aldatmak ahlaki bağlamda oldukça problemli bir durum. Fakat Yasin karakteri, eşine karşı dürüst değil ama “soyum yürüyecek” diyerek sevgilisinden çocuk yapmayı meşrulaştırıyor. Eşi desen tam liberal. Her şeye o minvalde bakıyor. “Ben onu değiştirebileceğini sanmıştım.” diyor ama gel gör ki başaramamış.

İşin özü, her karakterin altını doldurmaya çabaladık ve buralarda bir Türkiye panoraması yansıtmak istedik. Sade bir anlatımı tercih ettik. Her şeyi anlatmaya çalıştık.

Film tek bir evin içinde geçiyor. Görselliğin bu kadar ön planda olduğu bir dönemde, “kısa kes, görseli bas” jargonuna inat, tek mekânda geçen bir film yapmak büyük bir cesaret. Bu kararı nasıl verdiniz?

Cem Zeynel Kılıç: Pandemi döneminde yönetmenimiz Özkan Çelik ile yürürken Sam Levinson’ın yönettiği, Zendaya ve John David Washington’ın oynadığı “Malcolm & Marie” filmini örnek verdim ki o bence çok güzel bir iş. Bana da hep böyle “Sinematografik bir kafan var senin.” der dururlar. Bunu da heybeme aldım, Özkan’ı yüreklendirmeye çalıştım. Özkan da her şeyden çok kaygı duyan bir adamdır. Mesela sokaktaki kedileri besler ancak biri balkondan çıkıp “Ne yapıyorsun sen orada?” falan dese aşırı tedirgin olur. Bunu anlatınca ben de hemen “Ne güzel işte, yaz bunu hemen.” dedim. İşte yazdı, bana yolladı. Ben bakıyorum, sıkıştırıyorum derken en son artık o da patladı ve “Birlikte yazalım o zaman.” dedi. Öyle ilerledi. Peki neden sadece ev? En başta elbette işin ekonomisi önemliydi. Tiyatro kökenli olduğumuz için tek mekânda dinamiği nasıl koruyacağımızı biliyorduk. İzleyiciyi sıkmamak için olay akışını çok dinamik tuttuk ama altına o sosyolojik ve politik gerilimi yerleştirmeyi de ihmal etmedik.

Tülin Özen: Cem’de tiyatrodan gelmiş olmanın pratiği var elbette. Tiyatro oyunu da yazdığı için, tek bir mekânda dinamik olmayı nasıl başarırızı yakalamak adına gerekli formülü biliyor. Antrenmanlı yani.

“Tekst, her şeyden büyüktür”

Selim karakterinin bir Yılmaz Güney’den alıntı yaptığını söyleyerek okuduğu şiire Ebru, “Bu bir Zerrin Özer şarkısı” diyor. En nihayetinde “proletarya ve entelijansiya” ortak bir paydada, “çok güzel” paydasında buluşuyor. Sorum şu: Sinemada ya da tiyatroda metin her şeyin önünde midir?

Tülin Özen: Bu biraz filmin ve yönetmenin diline de bağlı ama Perde için konuşacak olursak bu film tamamen diyalog üzerine kurulu bence. Oyunculuklar çok kötü olsaydı bu metin geçer miydi, geçmezdi elbette. Ama senaryo oyunculara bu imkânı sağlamasaydı, bu kadar iyi olmasaydı da bu film olmazdı. Oyuncular olarak burada bize heyecanı veren metnin kendisi.  Bir de filmdeki herkes tiyatro kökenli. Dolayısıyla bizim gibi tiyatro kökenli insanlar için tekst her şeyden büyüktür; Shakespeare, Çehov hepimizden büyüktür mesela. Bizde yazar, yönetmenden bile öndedir.

Görüntü odaklı giden bir filmde de aslında metin çok önemli. Eğer iki saatlik bir filmde sadece 20 cümle kuruyorsanız o cümlelerin ne olduğu da hayati önem taşır. O anlamda dediğim gibi bence metin bu filmde ve tiyatroda her şeyden büyük.

Cem Zeynel Kılıç: Öte yandan, işin ekonomisi nedeniyle sıkıştırma olunca diyalog öne çıktı elbette. 100 milyonluk bir film değil bu en nihayetinde. O yüzden biz de diyaloğa yüklendik. Bir derdimiz var, onu bu şekilde anlattık.

Tülin Özen: Şunu da söylemek gerekir: Diyaloğa yüklenmiş olmak bizde bir eksiklik hissi yaratmıyor. Metnin güzel olması bizi yukarıya taşıyan bir durum.

Cem Zeynel Kılıç: Ben her zaman oyuncu tarafında olurum. Metin ile birlikte oyuncu da çok önemli elbette. Zira o metnin duygusunu verecek mercii o. Orada bir kişi bile sekse o iş öyle olmaz. Ton farkı olur.

Bununla birlikte toplumsal ve sosyolojik bir karşılığı olan bu karakterler arasında çatışma olması da lazım; çiftler arasında da olabilir bu, arkadaşlar arasında da… Bir de dışarıda ana meselemiz olan olayın çatışması, gerilimi var. Böyle şeyleri oyuncular sever.

“Mustafa kim?”

Filmin sonunda, o büyük çatışmanın ardından Zeynep’in eşini yine de kurtarması çok tartışılacak bir nokta bence. “İtibar” dediğimiz şey, her şeyden daha mı önemli artık? İtibarı kaybetmek yaşarken ölmek mi?

Tülin Özen: Maalesef günümüzde “itibar” kelimesi anlam değiştirdi, daha çok imaj kelimesi kullanılıyor.  Bir şeyin itibarlı olması bence hâlâ saygı duyulması gereken bir durum. İmajda ise saygı ile bir bağlantı yok; beğenilmek ve bir yere konmak ile ilgili bir durum var. Bu anlamda “sınıf atlamak” isteyen insanlar var bu filmde; kast atlamaya çalışıyorlar. İtibar kelimesine tekrar gelecek olursak şunu söyleyebilirim. Bir dönem demokrasi, bir dönem özgürlük, bir dönem kardeşlik nasıl anlam değiştirdiyse itibar kelimesi de anlam değiştirdi. Kelimelerle oynanan bir dönemde yaşıyoruz. Gelinen noktada “itibar” kötü tarafa geçti diyebilirim zira parayla sağlanan bir durum hüviyeti kazandı. Eskiden yaptıklarınla, söylediklerinle itibar kazanırdın ama şimdi öyle değil.

Zeynep bu anlamda hayata mağlup başlamamış bir karakter zaten. Ailesine karşı ilk mücadelesi, Samet ile evlenmek için verdiği mücadele olmuş. Ancak o finalde, kurduğu imajın yıkılmasını göze alamıyor. O çukurda yaşamayı seçiyorlar çünkü öteki türlüsü, yani o sahte imajın dağılması onlar için bir son demek. Son sahnedeki kavgada bir tencere-kapak durumu oluyor aslında. Evet, bu çukuru kendileri seçiyorlar ve orada yaşayacaklar. Kadın da artık o tarafa geçiyor ve adam nasıl yaklaşıyorsa o da aynı şekilde mukabele ediyor. Yaşam belirtisi veriyor yani.

Türkiye’de kadınların bu yüksek affetme seviyesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Erkek ne yaparsa yapsın, kadın bir şekilde hayatına devam etmeyi seçiyor. Bu bir çaresizlik mi yoksa kadının doğasındaki o “yapıcılık” mı?

Tülin Özen: Bunun ekonomik boyutunu ve bunun getirdiği çaresizliği göz ardı edemeyiz. Böyle röportajlarda biz çok rahat konuşabiliyoruz ama bu konularla ilgilenen ve araştıran uzmanların “O işler öyle değil be Tülin” uyarıları da bence çok önemli. Aslında bir “affetme” de değil bu; hayatı bir şekilde devam ettirme mecburiyeti. Bununla beraber “anne” olma durumu ve beraberinde gelen bir “yumuşak karın” tarafımız da var elbette.

Buradan filmin sonuna gelmek istiyorum. Son cümleye: “Yarın doktor randevumuz var.” Kişisel fikrim bu cümleyle muazzam bir son oluşuyor. Siz ne dersiniz?

Tülin Özen: O cümle tam olarak affetmek mi, onu da bilmiyorum aslında. Bozuk bir ilişkilenme hâlinin dışavurumu diyebiliriz belki de. Çünkü ben hayatında daha sert kararlar verebilen bir insanım ama belli ki Zeynep öyle bir karakter değil. Affetmeyi böyle öğrenmiş veya ileride bunun intikamını küçük küçük alacak. Ya da belki de çocuğu olduğunda unutup gidecek. “Mustafa kim?” diye soruyor mesela. Çünkü onda Mustafa’nın adı “Kapıcı”. Öyle kodlamış, isminin ne olduğunu bilmiyor. Sabahtan beri savunduğu aileyi bir kalemde silebiliyor çünkü. E bu bildiğin riyakârlık.

Demem o ki, yine de o akşamın sonunda, her şey yerle bir olmuşken “Yarın doktor randevumuz var” diyerek hayatın devam ettiğini göstermesi trajik ama çok tanıdık bir tablo.

Cem Zeynel Kılıç: Burada diğer iki kadın karaktere de bir paragraf açmak lazım. Filiz karakteri mesela baktığınızda erkek dünyasına hizmet ediyor ve bundan çok memnun. Yine bir diğer kadın karakterimiz Ebru var ki bir akademisyen ve Filiz’in dünyasının çok dışında bir profil çiziyor. Ve fakat o da aldatıldığını bile bile hayatına devam ediyor. O hayal kırıklığını, incinmişliğini, paramparça olmuş duygularını göstermekten imtina ediyor ve hepsinin üstünü “sert” durarak örtmeye çalışıyor. Gelelim Zeynep’e. Zeynep ise tam bir organizatör; her şeyi düzenleyen ve işlerin düzgün yürümesi için titizlenen bir karakter. Kadın karakterlerimizin farklı tipolojilerde olması özellikle tercih ettiğimiz bir şeydi şüphesiz. Hepsinin hayata dair belirli rolleri var, başardıkları ya da başaramadıkları var. Ve fakat ne olursa olsun -ki bu dünyanın her yerinde var- erkek farklı bir yerde konumlandırılıyor. İstediğiniz kadar demokratik bir toplumda olun bu yine de böyle maalesef.

perde tulinj özel

“Bu adam neden kaçıyor?”

Samet karakterinin hayatı, iki bakışlık bir sürede yerle bir olmanın eşiğinden döndü. Sorum şu ki, birkaç saniyede dağılıp gitmeye teşne hayatlarımızda bu makam, sınıf, nümayiş gibi konuları çok mu ciddiye alıyoruz?

Cem Zeynel Kılıç: Bunun nedeni korku. En baştan itibaren bu korkuyla yaşıyoruz.

Günlük kodları çözmüş, kurnazlıklarını yapmış ve oraya kadar gelmiş bir insan Samet. Saçma sapan bir şey yaşıyor ve etrafına, kişilere, kurumlara o kadar güvenmiyor ki normal şartlarda kaçmayabilirdi. Temel soru, “Bu adam neden kaçıyor?” sorusu aslında. “Ben genel müdür olmuş adamım, böyle şeyler yapmam.” diyebilir mesela, o potansiyel var onda. Çünkü bizde her şey o sıfatla ilgili; her şeyi ona bağlıyoruz, onunla halletmeye çalışıyoruz. Samet sisteme güvense belki de kaçmayacak.

Köyden gelen Samet’in kedi beslemesi ya da Zeynep’in evin içinde topuklularla dolaşması hep bir “Biz şehirli olduk artık”ın küçük kodları aslında.

O topuklular benim de dikkatimi çekti. O kavga esnasında çıkarıp adamın kafasına atmasını bekledim ama atmadı mesela…

Tülin Özen: Asla. Çıkarır mı o topukluları, deli misin sen?

Cem Zeynel Kılıç: Topuklu konusunu özel olarak yazmadık ama Özkan da ben de filmin tamamında çok iyi çalıştığını düşünüyoruz. Çünkü adamın kedi beslemesi de kadının o topuklularla alt kat komşusunun rahatsız olabileceğini hiçe sayması da bizim hep bir “oldurmaya çalışmamız”ın bir tezahürü.

Son olarak, 3 Nisan’da film vizyona girdiğinde, salondan çıkan bir çift kapıda ne konuşursa “Ben bu işi başardım” dersiniz?

Tülin Özen: Başarı kriteri değil ama şunu sormalar eğlenceli olacaktır: “Sen olsan bakar mıydın?”. Çünkü orada o kadar ince bir an var ki geçiyorum ahlaki tarafı insan “A-a ne oluyor?” diyerek bile bakabilir. Bu anormal bir şey değil bence. Ama burada, Cem’in de altını çizdiği o baktığın şeyle yüzleşme durumunu becerebilme kriteri var. Orada Samet’in kaçmasının, o konuyla ilgili bir falsosunun olduğunu içten içe bilmesiyle ilgisi var aslında.

Bu mesele daha sonra o meşhur masanın konusu oluyor ve görüyorsun ki herkes farklı bir şeyler söylüyor. Ve fakat hayatlarında o söylediklerinin tam tersi hareket ettiklerini de ayrıca görebiliyorsun. Ve görünenin aksine rollerinin ne kadar büyük veya küçük olduğunu. Mesela “ev hanımı” olan Filiz’in kocasının üstündeki baskınlığı diğer iki kadına göre çok daha fazla. Baktığınızda bu da hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına net bir örnek.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans