Özel Dosya

Son dönemin popüler filmlerinde ortak bir tema: Ebeveynlik

One Battle After Another, Hamnet, Sentimental Value, The Secret Agent, Frankenstein, Marty Supreme, Die My Love ve If I Had Legs I'd Kick You... Bu filmlerin buluştuğu ortak payda ise ebeveynlik teması.
Aysu Uzer - 12 Mart 2026
post image

Bu yıl Oscar adaylıklarında öne çıkan temalara ve konulara baktığımızda ilk sırada aile ve ebeveynlik kavramlarını görüyoruz. Geçtiğimiz yıllara kıyasla biraz öze dönüş, belki biraz içe bakış gibi yorumlanabilecek bu yoğunluğun oluşumu bana 1920’lerde ortaya çıkan dadaizm ve sürrealizm akımlarını andırıyor. (Belki de çok sevdiğim bir dönem olduğu için bana bu dönemi çağrıştırmıştır ancak benzerliklere birlikte göz atalım isterim.)

İlk olarak dünya savaşlarının yıprattığı insanlığın psikolojisini ele alalım. Bilimsel ve teknik gelişmelerin artışı, insanlığın yapabilme kabiliyetindeki büyük gelişme, üretim biçimleri ve bilgi birikiminin katlanarak artışı, insanlığı umulan “ideale” yaklaştırmak yerine kısa sürede tarihin en büyük trajedilerini üretmeye başlamasıyla sonuçlanmıştı. Şaşırtıcı olmayacak şekilde, ideal bir dış dünyaya duyulan umut yitirildi ve güven sarsıldı. Bu noktada özellikle sanat dünyasında bir içe dönüş gelişti. Sözlüklerde ve ansiklopedilerde “rasyonalizm inancının düşüşü” olarak tanımlanan bu dönemde aynı zamanda psikolojik gelişmeler hız kazandı.

Kısacası insanlığın geleceği, geleceğimiz için umut yeşerttiğimiz konuların neredeyse tamamı tahrip edildi. Neden benzer gördüğüme gelirsek: Sadece üç beş sene öncesi ile bile kıyasladığımızda, cinsel yönelim tartışmaları ve özgürlüklerinin konuşulması yeniden tabu hâline geldi, göçmenler ve mülteciler için anlayış ve eşitlik üzerine inşa edilmiş bir sistem kurulmadı; hatta yabancı düşmanlığı otoriter söylemlerce kat be kat güçlendirildi. Feminizm ve kadın haklarına bilinçli bir karalama kampanyası yürütüldü ve “kadının yeri evidir, kadın çocuk doğurmak zorundadır” minvalindeki söylemler, önceki kuşak kadınlarının zorlu mücadeleleriyle elde ettiği kazanımların üzerine kepçe kepçe toprak attı ve yeni jenerasyon neredeyse arkaik diyeceğimiz bir modelleme ile toplumsal kimliklerini ve aile düzenlerini inşa etmeye başladı. Gözü doymak bilmez kapitalist düzen piyonlarının, halihâzırda yaşamaya başladığımız çevre ve iklim değişikliği sorunları konusundaki itibarsızlaştırma çalışmalarını ve elbette asla sonunu getiremediğimiz dünya savaşlarını saymaya bile gerek duymuyorum.

Dolayısıyla tıpkı 1920’lerin insanlığın aklın ve bilimin ışığıyla yeni güzel günler inşa edeceğine duyulan inancın çatırdayarak yıkılışı gibi, yalnızca yüzyıllık bir periyodun ardından biz de yeniden, insanlığın aklın bilimin ve sanatın yolunda iyi günler yaşayabileceği umudunun çürütüldüğü günler yaşamaktan kaçınamadık.

Bu açıdan bakıldığında geçtiğimiz yıllara damgasını vuran göç filmleri, festivallerde ana tema olarak seçilen iklim krizi ve festivallerin en şatafatlı filmlerine kucak açan LGBTi+ bölümleri, günlük yaşam gerçeklerinin gölgesinde sönüp gitti. Böylece biz de aynı sürrealizmin içe, bireyselliğe, bilinçdışına, bilinçakışına dönüşü gibi en minimal toplum biriminin hikâyelerine odaklanmaya başladık. Hiç kuşkusuz bu perspektif değişimi hepimize dış dünyanın canavarlarından bir kaçış sundu. -Elbette tüm bu analize bambaşka bir açıdan bakıp, bahsettiğimiz tema ortaklığını insanlarının umursamaz bencilliğinin altında yatan sebepleri en temelinden, çocukluktan ve aile kurumundan ele alıp çözümleme çabası olarak da yorumlayabiliriz.-

Her nereden bakarsak bakalım, aile ve ebeveynlik konularının dikkat çekici olmasının en önemli nedeni, filmlerin anlatı biçimlerinin etkileyiciliğinden öteye geçiyor. Her birinin seyrin ardından birkaç gün aklımızı alıp bambaşka yerlere taşıdığı bu filmlerin şahsi başarısından ziyade asıl nedenin; paydaşı olduğumuz dünya düzeninde hâlâ insanca yaşamaya çalışırken bu yaşama değer katan birinci dereceden sevdiklerimize dönüp bakma ihtiyacımızın ortaklığında yattığına inanıyorum. Yaşadığımız güzel anılar, büyük sevgiler, trajik kopuşlar ve kaybedişler… Her biri, bireysel yaşamımızda aileyi tanımlarken aklımızın dizginlerini eline alıp bizi doludizgin bir yolculuğa çıkaracak kocaman hikâyelere referans veriyor. Filmlere biraz daha yakından bakacağımız bu noktada uyarmak isterim, sürprizbozan konusunda elimi hiç korkak alıştırmadığım bir dosya içindesiniz.

One Battle After Another

Leonardo DiCaprio, Sean Penn, Chase Infiniti, Benicio Del Toro ve Teyana Taylor’ı beyaz perdede buluşturan film, “French 75” isimli bir devrimci grubun eylemlerinin en görkemli sahneleriyle başlıyor. Özgürlük savaşlarının ateşiyle aşkları alevlenen “Rocketman” Bob (DiCaprio) ve Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor) çok geçmeden çocuk sahibi oluyor.

Filmde, karakterler arası bir derecelendirme yapmaya çalışsaydık herhâlde Perf, 10 üzerinden tam puan alarak devrimci grup listesinin öncülüğüne oturur, biraz fazla zeki kısmen “geek” Bob, onun çekiştirmeleriyle ilk beşe yerleşmeye çalışırdı. Bu küçük giriş ile doğumun hemen ardından yaşanacaklar ve çocuğun akıbeti pek şaşırtıcı olmuyor, elbette. Anne, kısa sürede depresyona girip eski ateşli günlerini ararken Bob daha evcil, aile yaşamına uyum sağlamış ve sakin kalır. Perf’in isyan ateşi damarlarından akarken, annesinden bunun gerçekten de onun kanında olduğunu, ailenin nesiller boyu ünlü direnişçiler yetiştirdiğini öğreniriz, yine büyükanne onları derleyip toplamaya çalışır. Ta ki yakayı ele verişlerine kadar.

Devletten, kurumları ile yetkililerinden ve diğer tüm düşmanlarından kaçıp, saklanıp, gerçek kimliğini geride bırakarak, Chase Infiniti’nin harikulade bir performansla canlandırdığı genç kızlarını Bob yetiştirir. Eşi, büyük aşkı, kaçaktır; kendisi ise minicik kızı Willa ile kimsenin onları tanımadığı bir yere yerleşip yeni bir yaşam kurmaya çalışır. Yaşamının tamamını ebeveyn olmaya vakfetmiş hâliyle gördüğümüz Bob ise, yalnızca ebeveynliği değil; tüm hayatı eline yüzüne bulaştırır.

Çerçeveyi bu kadar geniş çizdiğimizde DiCaprio’nun -artık- ikonik diyebileceğimiz kırmızı sabahlığı ve gözlüğü ile oradan oraya yalpalayarak koşuşturmasına belki içten içe hak verebiliriz belki; ancak miniminik bir kızın, annesi ile neredeyse hiç tanışmadığı ve hiçbir akrabası ile de temas etmediği bu hayata kısılıp kalışını düşündükçe nefesim daralıyor. Tabii Bob ona, tüm paranoyası ve kıpkırmızı gözleriyle bir şeyler öğretmiş, hangi şifreli cümleyi duyarsa karşısındakine güvenebileceğini biliyor, ya da yakın dövüş dersleri almış. Ancak ailesinin ona vermekle yükümlü olduğu en önemli şeyi, koşulsuz sevgiyi hiç tatmamış. Willa yalnızca kurallar tablosu, kısıtlamalar, dikkat edilecekler listesi ile kuşatılmış ve bunlara uyduğu sürece takdir görmüş. Her gün babasının elleri titreyerek ve bağırarak yaptığı dış dünyaya karşı uyarılarını dinlemiş; böylece öyle bir güvensizlik öğretilmiş ki ona, kızın neredeyse karikatürize biçimde gerçek algısı kırılmış.

Ta ki, Sean Penn’in canlandırdığı Albay Lockjaw’la tanışana kadar. Bu karakterin alamet-i farikası ise şu: Onu ilk gördüğünüz anda -temsil ettiği her değer ve inanç ile- ondan, bir film karakterinden edilebilecek en yoğun nefreti ettiğinizi -hatta katladığınızı- sanırsınız; fakat dünya gündeminden önünüze düşen bir haber manşeti ile o nefreti sonsuza kadar giden sayılar ile çarparak duyumsayabilmenizi sağlar. Dolayısıyla bu “masal kötüsü” hikâyeye girdiği anda onun simetrik karşılığı olarak tüm ışıltısıyla, kırmızı sabahlıklı DiCaprio’yu karşımızda bulmamız gözlerimizi kamaştırır. -Hem de kızına göz bebeği gibi bakan bir baba olarak.

Çölün ortasındaki otoyola dalıp çıktığımız ve Wilma’nın “the kötü adam”a yakalanmaması için parmaklarımızı birbirine kabuşturup içimizden dilek tuttuğumuz o büyük kaçış yolculuğunda, Bob’un sevgiyle peşinden koşup her şeyiyle onu kucakladığı sahnede, şöyle derin bir oh dediğimizde, Willa’da o koşulsuz sevgiyi tadar. Filmin en önemli öncülü bana kalırsa, -otokratik devlet sorunları, polis devletinin yanlışları, devrimin coşkusu, MAGA’nın yükselişi ile doğacak kötücül ihtimallerin belirsiz iması, dünyayı perdeler arkasında yönetenlerin sapkınlıkları, ırkçılığın gerçek yüzü gibi sıralasak bitiremeyeceğimiz odaklar dışında,- “sevginin her şeyi düzelteceğine duyulan inanç.” İlk izlediğimde bu mesajın biraz yavan bir temellendirmeye inşa edildiğini düşünmüş olsam da, elindeki tabanca ile yol kenarında titreyerek bekleyen Willa’nın Bob’u gördüğü o an ve tüm gerçeklerle yüzleşip kavuşmaları, her şeye rağmen bu günlerde yaşama inancımızı tazelemeye ve umudumuzu yeşertmeye yardımcı olabilir.

Ek not: Şöyle bir gözden geçirince bahsedeceğimiz tüm filmlerde ebeveynliği, aslında tek kişi üzerinden ele alacağız gibi görünüyor. Genellikle “babanın yokluğu ve/veya uzaklığı” minvalinde seyrettiğimiz aile hikâyelerinden farklı olarak, (Frankenstein’ın katmanlı anlatısı bir yana) ilk kez babanın ailenin kurucu öznesi ve çocuk yetiştirmedeki etken rolünü bu film ile gözlemleyebiliyoruz. Ne tuhaf tesadüf ki, bu örnek gösterilecek sorumluluk sahibi baba modeli, yaşamlarındaki tüm hayati risklere ve tehditlere rağmen bağımlı olup “beynini yakmış”, kullandığı maddelerin etkisiyle de haklı paranoyaları hayatlarını felç edecek noktaya tırmanmış,tüm ciddiyetini de kaybetmiş. Ve tüm bunlara rağmen, sevgi(si/leri/lerimiz) sayesinde kazanmış. Ben sıfat eklemeyeyim, puanlamanızı siz yapın.

Hamnet

“Hamnet”, 2020 tarihli aynı adlı romanın yazarı Maggie O’Farrell’in de desteğiyle sinemaya uyarlandı, Oscar ödüllü Chloé Zhao’nun yönetmenliğinde çekilen film kurmaca biyografi-dram olarak izleyiciye sunuldu. Salonların dolup taştığı, gözyaşlarının sel olup aktığı filmde, Agnes ve William çiftinin çocuklarının ölümü ve yas süreçleri merkeze alınıyor.

Hamnet’in en sevdiğim kısmı, “Orman Cadısının Kızı” olarak bilinen Agnes’in mistik güçlerini anneannesi ve annesinden aldığını, yani doğuştan gelen özel becerisinin anasoy üzerinden aktarıldığının anlatılması ve onun da çocuklarına bildiklerini öğrettiği uzun uzun sahneleri: Ormanın rahminde, gür ormanın güçlü köklerinin arasında dünyaya getirdiği çocukları ile bitkiler toplaması, efsunlu tekerlemeler söylerken bitkisel karışımlar yapması, çocuklara bunları ezberletirken  aynı zamanda kokusuyla dokusuyla onların doğanın gücünü hissetmelerini sağlaması… Hollywood’un bildiğimiz klasik pagan temsillerinin aksine Agnes’in pastoral mistisizmi o kadar şiirsel ki, filmin ilk yarısını ve seyircinin içini huzurla kaplıyor. Dolayısıyla “kadının ve doğanın temsili” üzerine inşa edilen bu anlatıda zaten babanın yeri pek yok. William da zaten ailesinin yanında hiç yok; olmayı da tercih etmiyor. Hatta o kadar yok ki, neredeyse William’ı gördüğümüz tüm sahneler trailerda mevcut. O, evde yaşayanların zihinlerinde anısını sakladıkları bir hayalet yalnızca.

Hemen ardından bahsedeceğimiz “Manevi Değer” gibi, Hamnet’taki baba figürü de, sanatçı, engin yeteneklerle kuşatılmış dahi bir adam. Onun anlatacak hikâyeleri, sahneleyeceği işleri var. Ancak evinde yaşayıp bile isteye kurduğu ailesiyle zaman geçirip çocuklarına sorumluluk sahibi bir baba olma becerisi yok. Bu nedenle güçlü, muktedir, bilge, becerikli, hayata karşı dimdik duran bir kadının, üç çocuğu ile deneyimlediği anneliği izleyebiliyoruz yalnızca. Ancak filmdeki bu tek ebeveynlik başarısına hakettiği kadar vurgu yapılmıyor.

Agnes, kendi annesini çok küçük yaşta kaybetmiş. Bu kaybın ardından, belki biraz mistik güçleri ve bilgeliğinin de etkisiyle, “ölümü” kendisine bir düşman olarak bellemiş. İki çocuğu olacağını bilen kehanet sahibi bilge kadın, ikinci doğumunda üçüncü çocuğunun haberini aldığında, ikizlerden birinin acısını yaşayacağını, ölümle hesabının bitmemiş olduğunu anlıyor. Buradan sonra paranoyasının sınırlar ötesine yükseldiğini, yaşamının en büyük önceliğini çocuklarını hayattada tutmak olarak belirleyişiyle aklının, endişeye ve kaygıya teslim olduğunu görüyoruz. Tek başına yaşamın tüm yüküyle baş etmeye çalıştığı yetmezmiş gibi ölüm ile de mücadele içine giren, ancak antik mitoloji anlatılarından da bildiğimiz gibi, olacağın önüne geçemeyecek bir anne…

Agnes’in ihtişamı Shakespeare’in onun yasını gasp edip sanatsal üretimine çevirmesi ile gölgelense de film ilk yarısında bize, doğanın bilgeliği ile benliğimizi kucaklayacak bir aile sunmasıyla ebeveynlik puanlarının büyük kısmını alıyor. Bu ilk kısım ayrıca, insanlığın yerleşik yaşama yeni yeni geçmeye başladığı dönemlere atfedilen anasoylu ve anaerkil yaşam biçiminin de küçük  bir tasvirini yapıyor. Bazı antropologlara göre, (sosyal bilimlerin her alanında olduğu gibi büyük anlaşmazlıklar mevcut) bu dönem kadının yaratılışı ile doğanın temsil edildiği inancına dayandırıldığı için kaba kuvvet, güç yarışları ve savaşlar yerine, uyum içinde akıp giden bir toplumsal ilişkiler sistemi hakimmiş. Konuya dair araştırdığım, okumalar yaptığım dönemde aklımdaki “kadın”ın tam da Agnes olduğunu, ancak filmi seyrederken anladım. (Elbette, çocuk kaybı gibi evrensel bir trajedinin merkeze alındığı, “ağlamaya gelmedik mi sayın seyirciler” başlıklı ikinci kısma girmeye gerek görmüyorum.)

Sentimental Value

Gönlümün birincisine sıra geldi. Bu ön bilgiyi, tarafsız yorum beklentisini sıfırlamak niyetiyle veriyorum. 2025’in son çeyreğine damgasını vuran Manevi Değer, Joachim Trier’in “ustalık eseri” olarak nitelendi. Film, iki kardeşin annelerinin kaybının ardından geri dönen babaları ile yüzleşmelerini konu alıyordu. Renate Reinsve, Stellan Skarsgård ve Inga Ibsdotter Lilleas; paylaştıkları aile hikâyesinin üç ayağı; elbette dengesizlik de buradan geliyor. Genç yaşta anneleriyle ayrılınca kızlarını da geride bırakıp giden, onların hayatlarından bihaber Gustav, annelerinin ölüm haberiyle döner. Bu dönüş tahmin ettiğiniz pek çok tanışma ve yüzleşme anlatılarını da kapsıyor.

Bu yüzleşme, sorumluluklarını yerine getirmemiş, çocuklarının büyüme dönemlerinden yetişkinliklerine asla yanlarında olmamış, keyif düşkünü bir sanatçı babanın iki genç kadının hayatlarını, yokluğu ile nasıl tahrip ettiğini gözlerimizi doldura doldura önümüze sunuyor. Ancak yokluğunun yarattığı hasarı neredeyse elimizle tutabildiğimiz bu başarılı sanatçı- flörtöz hovarda ama ailesine karşı sorumluluk alamayan adam, öncelikle bir baba olarak değil de bir sanatçı olarak döndüğünü belli edince ailevi karışıklıklar ve yüzleşilmesi gereken meseleler de artıyor: Yine kendi yaşamının trajedisinden ve yasından beslenen, bir nevi oyunkurucu görevi alacağı temsil. Aslında kendi annesinin onda bıraktığı iz ile “olması gerektiği gibi” bir baba olamadığını anladığımızda, kızlarının da onu affedebilmesi için gereken anahtar bulunmuş oluyor. -Özellikle kısa geçmeye çalışmamın nedeni, hâlâ izleme şansınız olmadıysa ilk fırsatta izleme heyecanınızı kaçırmama arzum.-

Esasen film, iki kardeşin hasarlı psikolojisine odaklanıyor. Büyük kardeş, Renate Reinsve’in canlandırdığı Nora, Inga Ibsdotter Lilleas’ın akıl almaz derecede etkileyici, sessiz performansıyla hayat verdiği Agnes’in büyüme sürecinde yanındaymış; ancak erken yaşta olgunlaşan Nora, yapayalnız geçirdiği çocukluğunda en çok hasarı alan olmuş. Bu çok da yabancısı olmadığımız hikâye, kızların duygularını (ve artık düşüncelerini de) görmeye – duymaya – anlamaya niyeti olmayan Gustav’ın da dahil olmasıyla tahmin edebileceğiniz bir akışta ilerliyor: gerçek bir tanışma ve affediş..

https://www.youtube.com/watch?v=EJzejTmPAF0

Ne zaman ki, kendisini olaylardan biraz daha uzağa ve belki bu sayede biraz daha objektif olabilmeye konumlandıran Agnes, babasının annesinin hikâyesini araştırmaya başlıyor; o zaman aslında, babası ile ne kadar benzer yaraları olduğunu keşfediyor. Bu noktada travma döngüsünü temellendiren ilk taşın sosyal-politik bir dış etkene bağlanması da senaryoyu güçlendiriyor. Kaçabileceğiniz ama saklanamayacağınız etkiler ile aslında hepimizin yaşamından izler bulabileceği bir noktaya ilk travmayı düğümlüyor. Agnes, günden güne babasının bilinmeyenlerine yaklaştıkça, yalnız ve yaralı bir oğlan çocuğunun bilinçsizce kalkıştığı bu ebeveynlik rolüne zaten -asla- hazır olamayacağını fark ettiğinde gözyaşları ile karışan affetme hafifliğine kavuşuyor. Hemen ardından Nora da, babasının senaryosunu okuduğunda, kendisini ne kadar iyi tanıdığını, neredeyse zihninin içindeymiş gibi aklından geçenleri okuduğunu ve biraz da bu “fazla aşinalık” hissinin ağırlığından kaçmak için pek de çevrelerinde olmadığını anlıyor. Belki de yaşamı boyunca kaçmak istediği, çocukluğunu bir yumru gibi boğazında düğümleyen o kişilik, karakter özellikleri, düşünce sistemi, psikoloji ve belki de önleyemeyeceğine inandığı ve gerçekleşeceğine emin olduğu yeni bir travma, mutlak son.

Üstü olabildiğince kapalı anlatmaya çalıştığım bu aile travması, aslında tam da giriş paragrafında bahsettiğim içe ve aileye yönelme ve onu sorgulama örneklerinin en iyisini içeriyor. Çünkü bir anda “Bergman’a saygılar” alt başlığı ile seyrettiğimiz yüzlerin değişim sahnesinde, aileleri, bizi birbirimize bağlayan şeyin acıların ortaklığı ve yaraların benzerliği olduğunu gözyaşları içinde bizlere izletiyor. Bu sahnenin böylesi bir bağlamda kullanılmasının -sinemanın- bu büyüleyici etkisini ayakta alkışlamak istiyorum.

The Secret Agent

Kleber Mendonça Filho’nun yazıp yönettiği ve 1977 Brezilya’sına ışık tutan politik gerilim, ajansız ajan filmi 2025’in en iddialı yapımlarından biri. Wagner Moura’nın canlandırdığı, Marcelo ve yitip giden ailesini seyrettiğimiz film, görsel bir şölen sunuyor. Bir yanıyla geçtiğimiz yıl çok konuştuğumuz “I’m Still Here” ile benzerlikleriyle andığımız film de aile temasını ebeveyn ol(a)mama ile kuruyor. Benzerlerinin aksine Marcelo ve eşi öyle büyük iddiaları olan devrimci figürler değil, sadece başarılı iki mühendis. Ancak patentini aldıkları üretimin potansiyel getirileri baskı rejiminin önde gelenlerinin dikkatini çektiği için yalnızca tüm akademi dağıtılmakla kalmıyor, yaşamları da tehdit altına giriyor.  Annesini çoktan kaybetmiş, anane dedesiyle büyüyen çocukları ise, babalarının geleceği gün, onu en güzel elbiselerini giyip beklerken kötü haberi alıyor.

Yıllar geçse de, onların hayatlarına dair hiçbir bilgisi olmuyor, belki büyürken daha az canı acısın diye ondan saklandı belki de öğrenmesi riskli olacaktı. Ancak her şeye rağmen, yetişkin bir doktor olduğunda ailesinin tüm öyküsü ona gizli bir hard disk ile teslim edildiğinde bile, onlar hakkında bir şey öğrenmek istemediğini söylüyor. Onun tek ailesi, onu besleyip büyüten, sevgisini esirgemeyen anane ve dedesi. Film bu açıdan -verdiği tüm siyasi mesajları bir kenara koyarak- ebeveynlik ve aile kavramlarını; sınırları önceden belirlenmiş- net koşullara bağlıyor.

Frankenstein ve Marty Supreme

Bu iki filmin aynı başlıkta birlikte yer alması, çocukları ile kurdukları bağ sayesinde kendisini yeniden tamamlayacak ebeveynlik bakışını, birbirinin simetrisi şeklinde kurmalarından kaynaklanıyor: ebeveyn kendi özneliğini, kendisinden menkul bulduğu çocuk ile tanımlamaya çalışıyor (Yıllarca çocuklarını terapiye taşıyacaklarını garantileyen o bakış).

Guillermo del Toro’nun Frankenstein’ında, Tanrı- yaratıcı güç- aciz insan- muktedir otorite tartışmalarını bir kenara bırakırsak, doktor babası tarafından asla takdir görmeyen küçücük bir oğlan çocuğunun kendisini ispat etmek amacıyla kalkıştığı bir işte canavarlaşan sonuçları görüyoruz. Kendi eseri olarak gördüğü Frankenstein, onun büyük başarısı olacakken, Dr. Frankenstein’ın beklentilerinin aksine; akli melekeleri, fiziksel kapasitesi “insancıl” değildir. Ona aynı bir çocuğa zaman ayırırcasına dersler vermesi, yaşama becerilerini öğretmesi gerekir. Hem de defalarca. Böylece, tüm planlarının aksine, bizzat kendi babasına dönüşen doktor, başarısız evladını kendi biricik başarısızlığı olarak görür. Öğrenme güçlüğü onu delirtir, hatalarını büyük bir öfke ile karşılar ve merhametsiz şiddet ile cevaplar. Bir baba ve oğul analojisine dönüşen sahnelerin ardından gelecek yıkıcı öfke de elbette kaçınılmaz olur.

Marty ise başarılı olacağına sonuna kadar emin bir masa tenis oyuncusudur. Annesinin evinde yaşar, sağlıklı ve ciddi bir ilişkiye girmez, yalnızca yarışlara katılacak parayı denkleştirmek için çalışır.  Çevresinde onu seven, ona değer verenleri görmez. Bu büyük takıntısı ile önünü ardını görmeden oradan oraya koştururken onlara da çarpa çarpa zarar verir. Çocuğu olacağını öğrendiğinde de onu sahiplenmez, hatta olabilecek en çirkin cümlelerle reddeder. Can güvenlikleri olmayan maceralara sürüklenmelerinden de endişe etmez. Ne zaman ki Marty, beklediği gibi bir şampiyonluk alır, koşa koşa doğum servisine gidip çocuğunu sahiplenir. Kendisini gerçekleştirmesinin önüne hiçbir şey koymayan bu obsesif karakterin, hastaneye ulaştığında sanki seyirci  tarafından alkışlanması beklenir. Peki ya yarışa gidemeseydi, şampiyonaya giremeseydi, ya da kazanamasaydı?

Die My Love ve If I Had Legs I’d Kick You

Babalığı ve babaları yeterince yerdiysek sıra annelerimize de gelsin. İki film aynı temel prensip ile pazarlandı, pazarlandı diyorum çünkü biri bu iddiayı dolduracak bir öykü ve film diline sahipken diğeri haftalarca abartılı pazarlama stratejileri sayesinde gündemimizde yer aldı. İsterseniz önce şatafatlı yorumlar ve yıldız oyuncuları ile dikkatleri çeken “Geber Aşkım!” ile başlayalım. İsmi dahi sosyal medyada tartışma konusu oldu, ancak doğrusunu söylemek gerekirse çok uzun zamandır bu kadar başarılı bir çeviri görmemiştim. Doğum sonrası depresyonu ile çocuğuna iyi bir anne olamama çerçevesinden sunulup bazı yorumlarda “farkındalık yaratma” gibi afaki bir misyon bile yüklenen film, kesinlikle beklentiyi karşılamıyor. Zaten filmi izlemeden muhakkak kitabı okumanızı tavsiye ediyorum, çünkü meselesi, anlatım dili filmin aksine oldukça başarılı (hassas kalpleri yorabilir).

Elbette, Grace evlenip doğum yapmış ve belli ki bir bebeğe bakım veren kişi olma sorumluluğu ile iyice zıvanadan çıkmış. Hele ki yine yalnız başına tüm yükü sırtlaması gerektiğinde… Ancak eşi uzakta olmasa, hatta evli ve çocuklu olmasa bile; zaten patolojik tanı alacak biri o. Tüm bu süreçlerden bağımsız ele alsak bile, karakteri hakkında başka şeyler söylenemezdi. Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson ikilisinin de etkisiyle belki de hiç olmaması gereken şekilde, fazlasıyla magazinsel boyutta ilgi çeken film, bazı insanların neden “zaten hiçbir zaman çocuk sahibi olmaması gerektiği” hakkında merak ettiğimiz soruları cevaplandırıyor.

Geber Aşkım!”a atfedilen tüm sıfatları alıp “Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim”e yapıştırabiliriz, ve muhteşem de bir iş yapmış oluruz. Film psikolojik danışman bir kadının, yani evlenip çocuk yapmadan önce oldukça başarılı ve zor bir kariyeri olan, yaşamını sağlıklı koşullarda yürütebilen bir kadını merkeze alıyor. Ancak hasta kızı ile yalnız kalışlarının ardından kabus başlamış. Mary Bronstein’ın yazıp yönettiği film, kendisinin de hasta çocuğuna tek başına bakmakla yükümlü olduğu ve talihsizlikler sonucu bir otel odasında yaşamaya başladıkları döneminden aldığı ilhamla ortaya çıkmış. Dolayısıyla bir annenin çözülüp parçalandığı, kaybolup gittiği hikâyesini beyazperdeye taşıyan filmin çizdiği tablo kusursuza yakın.

Filmin bu kadar etkileyici olmasının bir diğer nedeni de oyunculukları. Başrolde tükenip giden, aklını yitiren annenin performansıyla Altın Küre ödülünü kazanan Rose Byrne tarafından canlandırılışı, konservatuarlarda ders olarak seyrettirilmesi gereken türde bir başarı. O kadar büyüleyici şekilde tükeniyor ki, sanki bizim de adım adım enerjimiz parmak uçlarımızdan çekiliyor. Rol arkadaşı Connon O’Brien da, onun bu inanılmaz oyunculuğunu, “30 yılı aşkın süredir aktörler ve sanatçılarla konuşuyorum. Rose kalibresindeki birinin yaptıklarını izlemek ise… Bunu bir kez yaptığını görüyorsunuz. Bunu 15 kez yaptığını da gördüm… Bunu nasıl başarıp sonrasında hastaneye yatmadığını asla bilmiyorum. Hiçbir aktörün, erkek veya kadının, tüm bir film boyunca bu seviyeyi sürdürdüğünü görmedim. Buna tanık olduğum için şimdi benim de hastaneye gitmem gerektiğini hissediyorum. Perişanım.” cümleleri ile anlatıyor. Kısacası film, vaadettiğinin de üstüne çıkarak akıl almaz bir “kötü anne” yaratıyor. “Kötü anne” puanlarını eksiksiz tamamlayan Linda, büyük ödülümüzü alarak zirveye yerleşiyor.

(Ancak bu filmde, kötü annemiz sonuna kadar tükenmişliği hak ediyor.) Hâlâ inanmadıysanız tek bir derdini söylediğinde asla orada, yanlarında olmayan kocasının telefonda söylediklerine kulak verin. Sonra da boks eldivenlerinizi alın da erkenden yola çıkalım.

Film ve karakterler dolusu dosyamızda, bir tane örnek gösterilecek, akıl ve ruh sağlığı yerinde, kendi megalomanisi dışında bir sebeple, kendini ispat kaygısından azade bir niyetle çocuk sahibi olmuş ve olması gerektiği şekilde sorumluluk sahibi bir anne-baba figürüne bürünmüş örneğimiz, bir adet numunemiz olamadı ne yazık ki… Ancak bahsettiğimiz filmlerin her biri harikulade bir senaryoya sahip, görüntü yönetimleri elbette muazzam, oyunculukları ayakta alkışlanacak cinsten ve müzikleri türünün en iyilerinden. Dolayısıyla ilk fırsatta seyredip adayları kendinize göre sıralamanızı, kendinize özel puan tablonuzu oluşturmanızı ve yorumlamanızı kolaylaştıracak tüm bu olumlu özelliklerle sarılıp, filmlerin çoğu da tekrar vizyona dönmüşken, sinemaya koşturmanızı rica ederim. 

Ebeveynlik Oscar Olimpiyat puanlarınızı bekliyoruz.

İyi seyirler!

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans