
Şeytan Marka Giyer 2, oldukça eğlenceli sahneleriyle kahkahalar, güzel bir İtalya turu ve ikonik karakterlerin ışıltılı yaşamlarıyla buluşacağımız iki saat vaat ediyor. Film aynı kadroyu; Anne Hathaway, Meryl Streep, Adrian Grenier ve Emily Blunt’ı yirmi yıl sonra beyaz perdede yeniden buluşturuyor. Ancak kocaman bir yirmi yıldan bahsettiğime siz hiç bakmayın… Oyuncular asla ama asla ilk filmden farklı görünmüyor. Ancak mucizevi bir yaşlanma karşıtı manifesto olarak görebileceğimiz bu “değişmeme hâli” yalnızca oyuncularla sınırlı. Filmde sadece moda dünyasının kendisine özgü entrikalarına değil, aradan geçen yirmi kocaman senelik zamanın dünyaya etkisine ve iletişimin adım adım değişim süreçlerine de tanık oluyoruz. Günümüz medya dünyasına yakından bakabileceğimiz detaylarıyla modern çağa dair yeni bir boyut da kazanan filmi seyretmeden önce mutlaka ilk filmi yeniden izleyin. Zira en eğlenceli ve esprili sahneler ilk filme göz kırpanlar.
İlk filmden şimdiye büyük bir zaman farkı olduğunu, oyuncuların yüzleri ve bedenleri dışında her noktada görüyoruz. Artık gazeteler kapanıyor, dergiler online yayınlanıyor, sınırlı bir bütçeyle hâlâ hayatta kalmaya çalışanlar da borç içinde yüzüyor ve elbette en büyük değişiklik: Artık kimse okumuyor! Bu okunmama hâli gazetelerin uzun haber dosyalarından dergilerin “moda ve kültür” makalelerine kadar uzanıyor ve filmde Nigel’ın da dediği gibi, artık herkes yalnızca “tuvalette kaydırılacak 20 saniyelik videolar için” çalışıyor. Kısacası, dünya değişiyor.

Meryl Streep tarafından canlandırılan Miranda Priestly’nin de bu değişimden nasibini aldığını ve hatta daha da alacağını görüyoruz. Artık sadece küçük, küçücük hatta minicik kaprislere sığınabiliyor, kendi paltosunu kendisi asıyor ve sosyal medya analizlerine göre şekillenen içerikleri yönetiyor. En kendinden menkul hâli, -politik olarak yanlış cümleler kurması- törpülenememiş ancak yeni asistanı, bir söylev gardiyanı misali başında bekliyor ve neleri söyleyemeyeceğini işaretliyor. Artık kadın bedenlerine yakışıksız sıfatlar yapıştıramıyor, İK’nın uyarıları sayesinde yanında çalışanlara cehennem azabı çektiremiyor ve reklam anlaşmaları için büyük markaların ayağına bizzat gidip sunulan tüm şartları kabul etmek zorunda kalıyor… Ekonomi sınıfında uçtuğunu söylemiş miydim?

Nigel ve Emily’nin pek de bir karakter dönüşümü ve değişimi yaşamadığı yeni düzende, elbette en büyük pay sahibi Andrea “Andy” Sachs’ın. O artık ödüllü ve başarılı bir gazeteci. Özgüveni yerli yerinde ancak arada sırada hâlâ takdir bekleyen biri. Reklam bütçelerinin gazetelerden çekilişi ile işsiz kalan, tam da pek seçme şansı olmadığı vakit ikonik moda dergisi Runway’in çağrısı ile yeni gelmeyen, geri dönen ancak gece boyu yazdığı harikulade makale ile hiç takdir kazanamayan biri. Çünkü insanlar uzun yazılar okumuyor, dolayısıyla onun makalesine de tıklanmıyor ve ne kadar özverili, empati dolu, vizyoner, modern çağ insanını anlayan ve sorumluluk alıp özür dileyebilen, kısacası günü kurtaran bir yazı hazırlasa dahi (işi o yazıyı insanlara okutmak olarak tanımlandığı için) başarısız görülen biri.

Sonunda hüzünle karışık isyan bayrağını açarken “Seneler boyu insanların gerçekten neyi bilmek ve öğrenmek istediklerini bulmak için çalıştım çabaladım, ama artık sadece merak edip neye tıklayacaklarını düşünmek zorundayım!” dediğinde de, sahiden ne kadar da tanıdık biri o… Öyle değil mi?
Filmin tanıtım ve reklam çalışmaları muazzam bir sistemle hız kesmeden sürüyor. Hathaway, People dergisine film hakkında röportaj verdiği sırada “Uzun ve sağlıklı bir ömür sürmek istiyorum, inşallah!” dedi ve bu cümlesi bir anda viral oldu. Sosyal medyada tüm gözler üstüne çevrildi ve her zaman olduğu gibi, yine kitleler ikiye ayrıldı. Sadece “umarım” anlamında bir kelime büyütmeyin diyenlerin azınlıkta kaldığı yorumlarda tavırlarının (samimiyetsiz, poz kesen, yapmacık anlamında kullanılan) “performative” olduğu eleştirileri baskın çıktı.
2026, Hathaway’in tam dört filmle geri döndüğü, beyaz perdede fırtına gibi estiği bir yıl olacak gibi görünüyor. Buna rağmen, hâlâ daha da fazla dikkat çekebilmek için böyle bir hamleye sarılmasının samimi bulunmasına imkân tabi ki yok… Açıkçası “Hathahaters”ların tam da yıllardır dediği gibi, bu tercihin bilinçli bir dikkat çekme kaygısı olduğu aşikâr. Üzgünüz Anne, bir kez daha hater’larını haklı çıkardın.
Sosyal medya PR çalışmalarının (çoğunlukla da üstünden çok da zaman geçmeden bir balon gibi sönecek) filmleri birer başyapıt olarak birkaç ay “uçurmalarının” da yetmemesiyle, filmine güven(e)meyen oyuncuların daha da dikkat çekebilmek için sarıldığı çareler bazen yüksek sesli kahkahalarımıza sebep oluyor. Özellikle son zamanlarda yılın en kötü uyarlamalarından birinin başrolü Margot Robbie’nin rol arkadaşına aşık olma söylemleriyle ilgi çekme ve olumsuz eleştirileri halı altına süpürme çabası ya da Sydney Sweeney’in “sex satar” inancıyla yaptıkları… Sweeney’in sabunlarının dakikalar içinde tükenmesini belki kendisini haklı çıkaran bir sonuç olarak görebiliriz ancak “Hizmetçi” filminden bahsederken de söylediğim gibi, seneler boyu kadınları tahakküm altında tutan eril estetik algıya hizmet edip elde ettiği avantajların dibini sıyırdıktan sonra kendisine bir nevi iade-i itibar yapılabilmesi için “kadınların gücü adına” minvalinde bir filmde karşımıza çıkması, en az Hattaway’in inşallahı kadar performative’di.
Ancak Anne için bu sevimli temenni kelimesinin uyandırdığı büyük yankı da yetmemiş olacak ki, daha iki gün önce yine bu yıl izleyeceğimiz bir diğer filmi olan “Verity”nin tanıtımında Dakota Johnson ile öpüştükleri sahne, neredeyse fragmanın en önemli kısmı olarak servis edildi ve sosyal medyada geniş çapta gündem oldu. Halihazırda Oscar sahibi bir oyuncunun filmlerinde bunlara ihtiyaç duyulması elbette biraz da üzücü. Bakalım zamanı gelince o film hakkında neler konuşacağız.
Dolayısıyla “bu işler biraz da böyledir”, gibi geniş çaplı bir kabullenme cümlesini bir şemsiye gibi tepemize açmadan hepimizi düşünmeye davet ediyorum. Tanıtım ve PR işlerine üretilen bu sivri fikirleri biraz da filmin yaratıcı yapım sürecine aktarsalar, biz de aynı öykülerin ve filmlerin seksen sekiz yeni versiyonunu, remake’ini, diziye dönüşmüş versiyonunu, bilgisayar oyunundan filme dönüşmüş versiyonunu, kitabın dört farklı film uyarlamasını seyretmek, yani halihazırda tutan işin suyunun suyuna talim etmek yerine sosyal medyada izleyicilerin gerçekten hür iradesiyle övebildiği, yeni yaratıcı, güncel, saygın, farklı işler seyredebilsek… Nasıl olurdu?
