
Müziğin giderek hızlandığı, tekli üretimlerin (single) ve algoritmaların hakimiyet kurduğu bir çağda, kendi rotasını ısrarla kendi çizen nadir isimlerden biri Tuğçe Şenoğul. 2017 yılında “Gölgelerine” albümüyle başlattığı o derin, karanlık ve içsel yolculuk; aradan geçen zamanın getirdiği ustalıkla bugün sınırları aşan evrensel bir haritaya, “Atlas”a dönüştü. Ateşin toprakla, suyun havayla çarpışıp nihayetinde dengelendiği bu yeni coğrafyada Şenoğul, bizleri bir an önce hedefe varmaya değil, tam aksine “kaybolmanın şifasını” bulmaya davet ediyor. Fransız şansonlarının tekinsizliğinden dark-wave’in endüstriyel soğukluğuna kadar uzanan bu eklektik albüm, aslında hepimizin içinden geçen o ortak “hislerin” kusursuz bir yansıması. Bağımsız sahnenin görsel ve işitsel sınırları zorlayan bu nevi şahsına münhasır sanatçısıyla, ruhun haritasında çıkılacak o uzun yolculuğu, müziğin iyileştirici gücünü ve Atlas‘ın derinliklerini konuştuk.
dergy.com‘a hoş geldin Tuğçe, ayrıca yeni albümün de hayırlı olsun! Seninle 10 yıla çok yaklaşan solo kariyerinle alakalı konuşarak röportajımıza başlamak istiyorum. 2017’deki ilk solo albümün “Gölgelerine”, kendi içindeki karanlıkla yüzleşen, adeta odanın ışıklarını kapatıp kendi içine bakan bir kadının albümüydü aslında. 2026’da gelen Atlas ise sınırları aşan, elementleri birleştiren evrensel bir harita vadediyor. Kendi gölgenle konuşmaktan, o gölgelerin ve tüm insanlığın ortak haritasını çizmeye geçiş hikayeni nasıl tanımlarsın? Bu dokuz yılda ne değişti?
Hoş bulduk. Vaktiniz ve emeğiniz için teşekkür ederim öncelikle. Bu bir ayna gibi aslında. Kendimde gördüğümü başkasında, başkasında gördüğümü kendimde bulma hali, bir hissin dünyanın neresine giderseniz gidin bu kadar aynı oluşu beni Atlas’ı hayal etmeye yönlendirdi diyebilirim. Elbette bu bana da hislere uzaktan bakma fırsatı verdi. Albüm süreci çok yoğun, dönüştürücü ve heyecanlıydı. Başka biri gibi hissediyorum desem abartmış olmam sanırım.
“Atlas”ın manifestosunda çok vurucu bir cümle var: “Kaybolduğunu hissedebilirsin. Kaybolmak hayata dair, yola dahildir. Harita ise burada.” Günümüz dünyası bize sürekli “hedefe ulaşmayı”, “başarmayı” ve asla rotadan çıkmamayı dayatırken; senin “kaybolmayı” kutsayan ve haritayı tam da orada sunan bu yaklaşımın modern insana bir tür şifa arayışı mı sence?
Öncelikle kendime bir şifa arayışı. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hepimiz günümüz dünyasının hızından, beklentilerinden ve sürekli bir yere yetişme hissinden etkileniyoruz. Oysa kaybolmak da hayata dair, yola dahil bir deneyim. Bazen yönümüzü kaybetmeden kendimizi bulamıyoruz. Benim için Atlas, dışarıdan dayatılan rotaları değil, içerideki hisleri takip etmeyi öneriyor. Yön tarif eden değil, insanın kendine dönebilmesi için elini uzatan bir harita.

Atlas’ı oluşturan iki ayrı parça var esasında: Yerdeniz (Ateş & Toprak) ve Gökdeniz (Hava & Su). Bunlar bana Ursula K. Le Guin’in özellikle Yerdeniz evreninde de dengenin asıl unsur olduğunu hatırlattı. Ruhun haritasını (yani Atlas’ı) çıkarırken neden önce onu ikiye bölmek; önce köklenip yanmak (Yerdeniz), ardından uçup akmak (Gökdeniz) gerekti? Ve senin ruhun bu elementlerin hangisinde daha evinde hissediyor?
Senin de dediğin gibi denge asıl unsur olabilir. Hayatın her anında karşımıza çıkan, sanki bize sürekli hatırlatılmaya çalışılan bir kelime bu. Yanmak da uçmak da aynı yolculuğun farklı halleri gibi geliyor bana. Hayat da öyle değil mi zaten? Bazen kökleniyoruz, bazen dağılıyoruz, bazen akıyoruz, bazen savruluyoruz. Hiçbiri tek başına bizi anlatmıyor. O yüzden sonunda hepsi birleşip Atlas’a bağlanıyor. Çünkü ruh da tek bir elementten oluşmuyor.
Albümde müzikal olarak da bu bölünmüşlük hissediliyor bence. Fransız şansonunun o tekinsiz romantizmi, karanlık dark-wave basları, trap altyapıları, hyperpop ve trip-hop… Bu kadar farklı türün ve elementin tek bir albümde, birbirinin rolünü çalmadan bir araya gelmesini sağlayan o ortak “yapıştırıcı duygu” neydi?
İnanın ben de bilmiyorum. Türlerden de pek anlamam aslında. Şarkıyı yazarken ya da üretirken böyle şeyler düşünmüyorum hiç. Sadece şarkının ne istediğini dinlemeye çalışıyorum. Bir şarkı kendi dünyasını beraberinde getiriyor sanki. Ben de ona kulak veriyorum. Albümün hangi şarkılardan oluşacağını da aynı şekilde hissediyorum. Biri “ben buraya aitim” diyor, diğeri başka bir zamanın şarkısı oluyor. Albümün tamamlandığını da yine aklımla değil, hissimle anlıyorum.
Dead Chic ile yaptığınız Mirage iş birliği ve 2024 yılında Rolling Stone tarafından albümün haftanın albümü seçilmesi gibi uluslararası başarılar, müziğindeki o “İstanbul ruhunun” (makamsal melankoli ile batılı endüstriyel sound’un kesişimi) evrensel karşılığını kanıtlıyor gibi adeta. Yerel bir hikaye anlatıcısı olarak, dünyanın geri kalanıyla aynı dili konuşmadan nasıl bu kadar ortak bir “his haritası” kurabildiğini düşünüyorsun?
Bunu kendimden bildiğimi söyleyemem. Bence bunu yapan müzik. Onun en sevdiğim tarafı da bu. Dilin, coğrafyanın ya da kültürün ötesinde bir yere dokunabiliyor. Çünkü hislerin tercümeye ihtiyacı yok. Bir şarkıyı anlamasan bile onun sende bıraktığı hissi anlayabiliyorsun. Atlas’ın çıkış noktası da tam olarak bu. Bizi birbirimize bağlayan şeyin ortak hisler olduğuna inanıyorum.
Fotoğraf ve moda eğitimi almış, disiplinlerarası bir sanatçısın. Şarkılarındaki o sinematik derinlik ve sahnedeki o “zırh” gibi duran deneysel kostümlerin düşünüldüğünde; Atlas’ı yazarken duygular zihnine önce bir nota olarak mı düştü, yoksa bir renk ve kumaş olarak mı? Atlas’ın görsel dünyası hangi duygulardan oluşuyor?
Biraz sinestezik bir üretim biçimim var. Görüntüler, sesler, kokular, tatlar… Hepsi aynı anda gelebiliyor ya da birbirini tetikliyor. Görüntüler, kokular, tatlar. O yüzden müzikle görsel dünya benim için hiçbir zaman birbirinden ayrı olmadı. “Atlas” da bir his haritası olduğu için aslında bütün bu duyuların içinde dolaşıyor, her halimizi kapsıyor; Atlas, hepsinin içinde bir gezgin gibi çok da duraklamadan dolaşma halinde.
Biraz da söz yazarlığına odaklanmak istiyorum. Müziğinde çok ham, saklanmayan, adeta filtreleri söküp atan bir dürüstlük var. Türkiye gibi bağımsız sahnenin bile zaman zaman tek tipleştiği bir ortamda, bu kadar çıplak ve sansürsüz bir şekilde duyguları haykırmak seni piyasaya karşı kırılgan mı kılıyor, yoksa tam aksine dokunulmaz bir güç mü veriyor?
İkisi de değil sanırım. Sadece hislerime odaklanıyorum ve onları şarkılara aktarma konusunda kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bu ulaşabiliyorsa ne mutlu bana.
Geçmişe, Kahinar ve Seni Görmem İmkansız dönemine baktığımızda, o günlerin lo-fi, kolektif ve belki de daha korunaklı yeraltı (underground) dünyasından bugünün 31 milyondan fazla dinlenen, tek başına devasa bir vizyonu sırtlayan Tuğçe Şenoğul ‘a uzanan yolda; bağımsız bir kadın sanatçı olmanın ödediğin en büyük bedeli ve kazandığı en büyük zafer ne oldu?
Bu kadar inişli çıkışlı bir sektörde bedellere de kazanımlara da çok fazla anlam yüklememeyi öğreniyorsunuz. Yine de en büyük kazanımım dinleyicim yani kaptanlarım ve özgürlük.
Dijital algoritmaların, hızlı tüketimin ve single (tekli) çılgınlığının müzik sektörünü ele geçirdiği 2026 yılında; sen 12 şarkılık, konsepti olan, felsefesi olan, analog ruhlu bütüncül bir “albüm” dinletiyorsun bize. Akışa karşı kürek çekmek, bu çağda bir sanatçı için delilik mi, yoksa asıl devrim tam olarak bu mu?
Orta bir yol bulmak her zaman mümkün diye düşünüyorum. Çağın getirdiklerini göz ardı etmek de yaratımınızın içinde özel bir anlamı yoksa çok gerekli değil bence. 12 şarkılık albüm sürecini single’lar ve EP‘ler paylaşarak tamamladım. Bence bu yöntem “Atlas” için çok daha iyi oldu. Şu an kesinlikle böyle hissediyorum.
Canlı performanslarının çok deneysel olduğunu ve sahne üzerinde şarkıların yeniden form değiştirebildiğini biliyoruz. Stüdyoda bu kadar ince elenip sık dokunmuş, elementleri milimetrik hesaplanmış bu Atlas şarkıları sahnede nasıl bir evrim geçirecek? Seyirciyi nasıl bir ayin bekliyor turnede?
Öncelikle umarım bir turne olabilir. Maalesef bağımsız sanatçılar özellikle de bağımsız kadın sanatçılar için konserler açısından oldukça zorlu bir dönem. Şarkıları seyircilerin gözünden izlemenin bizim için önemi çok büyük ve bunu mutlaka paylaşmalıyız. Elimden geleni yapacağım tabi ki. Konserler için çok heyecanlıyım şarkılar dinleyicilerimizle birlikte tekrar yazılıyor diyebilirim. O versiyonu dinlemek için sabırsızlanıyorum.
Albümde, kaydetmesi bitip kulaklığı çıkardığında seni en çok sarsan, “Evet, ben içimdeki o en derin yarayı buraya bırakabildim” dediğin o kilit cümle ya da şarkı hangisi?
Her şarkıda bir şeyler yaşandı yalan olmasın :)) Hatta seçtiğim şarkı muhtemelen değişip duracak ama en son onu bitirdiğimiz için aklımda en taze kalan ‘“Yağmurlar”. Kalbime oturdu resmen.
Son olarak; harita artık elimizde, “Atlas” yayında. Biz bu haritayı takip edip albümün içinde yürüdükçe, bilinen sınırların ötesine geçtiğimizde yolun sonunda kiminle karşılaşacağız? Tuğçe Şenoğul’un en filtresiz hâliyle mi, yoksa kendi kaybolmuşluğumuzun bize yaşatacağı o en başta da söylediğimiz şifayla mı?
Umarım ikisi de olur 🙂 Samimiyetimin ulaşması en çok isteyeceğim şeylerden elbette ama müziğimin birilerine iyi gelme ihtimali, en azından yalnız hissetmemeleri benim için çok ama çok değerli. Ben de o zamanları müzikten güç alarak geride bıraktım, bırakıyorum.
