
Ses mühendisliği kökenli bir ağabey ile elektronik mühendisliğiyle ilgilenen bir kardeşin 2016’da Karaköy’deki elektronikçilerden malzeme toplayıp “Hadi bir LED yakalım” diyerek attığı o ilk adım, bugün Türkiye’nin ilk Eurorack modül üreticisi olan Vaemi markasına dönüştü.
Tunç ve Efe Çakır, Nişantaşı’nın klasik apartmanlarının altında bir stüdyoda. Odanın bir tarafında kardeşlerden müzisyen olan Tunç’un modüler sistemi, diğer tarafında ise daha çok elektrik-elektronik mühendisi olan kardeşinin vakit geçirdiği başka türlü bir stüdyo var. Çeşitli kablolar, yarım kalmış elektrik devreleri, hayatında mühendisliğe pek de yer vermemiş ben’in çok da anlayamayacağı farklı ekipmanlar…
Tunç ve Efe’nin birbirini tamamladığı bir alan, aynı zamanda ihtiyaçtan doğmuş bir markayı hayallerle bir araya getirmelerine vesile olmuş. Tunç Çakır, kariyerinin büyük bir kısmını başta Tarkan olmak üzere birçok büyük Türk pop müzisyeniyle turnelere çıkarak, kayıt ve prodüksiyon alanında çalışarak geçirmiş. Modüler synth sistemlerine ilgisi gitgide büyüyen ikilinin, ağabey Tunç’un büyüyen modüler synth koleksiyonu ve tamir ekipmanlarının eksikliği nedeniyle bir araya gelen iki kardeşi, başta kendi evlerinde kısa devrelerle başladıkları bu üretim serüveninin sonunda “Vaemi”, yani “Volt Age Electronic Musical Instruments” isimli markayla ilk üretimlerine geçmişler.
Tunç ve Efe Çakır, elektriğin uzaktan bakıldığında pek de öyle görünmeyen yumuşak ve hassas doğasına, müziğin ise romantik matematiğine âşık olmuş durumda. Elektronik müzik ise tam olarak bunun ortasında. Vaemi’yle çıkardıkları ürünler uluslararası kanallarda keşfedilirken ikili, bir yandan da DIY müzik kültürünü Türkiye’de yaymak için “Kendi synth’ini kendin yap” mottosuyla atölyeler düzenliyor. Vaemi ikilisiyle elektronik müzik ve synthesizer’ların Türkiye’de büyüyen topluluğunu, ikilinin çıkış ve üretim sürecini konuştuk.

Öncelikle Vaemi’den bahsedebilir misiniz? Bu yolculuk nasıl başladı?
Tunç: Vaemi ismi aslında “Volt Age Electronic Musical Instruments” ifadesinin bir kısaltması. “Voltage” kelimesindeki voltaj ve çağ (age) kavramlarıyla kelime oyunu yaparak oluşturduğumuz bir isim. Temelde elektronik müzik enstrümanları ve modüller tasarlayıp üreten bir firmayız. Kendi tasarımlarımızı yapıyoruz; nadiren eski, unutulmuş tasarımları günümüz müzisyenlerinin ihtiyaçlarına ve formlarına uyarladığımız da oluyor. Biz bu dünyaya aslında mühendislikten değil, doğrudan müzik yaparak ve enstrüman çalarak girdik. Ben profesyonel olarak müzikte ilerledim, stüdyo kayıtları ve konserlerle ilgilendim. Efe ise müziği daha amatör veya hobi seviyesinde sürdürdü. Stüdyoda kullandığımız modüler sistemleri ayakta tutabilmek, cihazların bakımını ve tamirini yapabilmek için teknik bilgiye ihtiyacımız vardı çünkü bu aletlerin Türkiye’de teknik servisi yoktu. Yurt dışı turnelerinden geldikçe bu cihazları ayakta tutmaya çalışıyorduk.
Efe: Yasal ve resmî olarak 10 Ekim 2020 tarihinde kurulduk. Ancak resmî kuruluştan önce evde kendi aramızda yaklaşık 3-4 yıllık bir deneme sürecimiz oldu.
Tunç: Ses mühendisliği konusunda aslında alaylıydım. Ama etrafımda çok fazla hoca, insan, arkadaşım ve ağabeyim oldu. Yıllar içinde müzik yazıp aranje yaptıkça ve müzik stüdyolarında çok vakit geçirdikçe o alanda bayağı derinleştim. Çok kitap okudum derken kendimi bu işi yaparken bulmaya başladım. Mix odamı kurmaya başladım, sonra elektrik sistemini düzenlemeyi öğrendim yıllar içerisinde. Elektronik kısımlarını kalibre etmek, ayarlamak gerekiyordu. Derken Efe bir gün “Ben galiba bu işi anlıyorum ve yapabileceğim” deyip Karaköy’den bir avuç malzeme alarak geldi. “Hadi LED yakalım beraber, o LED’i bir açıp kısalım” gibi çok aşırı basic şeylerle başladık.
Bir taraftan burada bir modüler sistem de var dediğim gibi. Bunu hem tamir edebilmek hem de ayakta tutabilmek için her zaman bilgiye ve çalışmaya ihtiyaç vardı. Bir yönümüzü de geliştirelim, böyle bir sistem hep hazır dursun… En kötü ihtimalle aletlerimize biraz bakım yapar, tamir eder, onları ayakta tutarız diyorduk. Çünkü birçoğunun burada teknik servisi de yok. Başta tamamen kendimiz için, stüdyoda daha iyi ses alabilmek ve özel teknikleri deneyebilmek amacıyla modül üretiyorduk. Zamanla elimizde 40’ın üzerinde çalışan modül birikti.
Elimizde 40’tan fazla modül olunca “Bunu profesyonelleştirip Vaemi olarak şirketleşsek mi?” dedik. Bir noktada bunu profesyonel olarak yapmayı düşündük. Tasarımlarımızı kesinleştirdik ve insanlara sunalım dedik.
O zaman sanki mühendislik yolu da önce alaylı bir şekilde mi başladı?
Tunç: Evet, sonra Efe okullu oldu. Elektronik mühendisliği okudu. Üç boyutlu tasarımlarını hep Efe yapıyor.
İki kardeş olarak bu işi yapıyorsunuz. Aranızdaki iş bölümü, uzmanlıklar ve kardeşlik dinamiği nasıl işliyor?
Efe: Aramızda belirgin bir görev paylaşımı var. Abim ortaokuldan beri konservatuvar eğitimi almış profesyonel bir müzisyen. Ben onun gibi icra edemiyorum ya da enstrüman çalamıyorum. Kendi yaptığım aletleri de onun gibi çalamıyorum. Orada birimizin müziğe, diğerimizin yazılıma daha fazla yatkınlığı var. Aramızda iyi olduğumuz şeyleri paylaşmaya çalışıyoruz. Abi kardeş bu işi birlikte yapmak çok mutlu bir şey. Genelde etrafa baktığımda insanların iş yapmayı bırakın, sosyal yaşamda bile bazı kardeşlerin aralarının iyi olmadığını görüyorum. Biz beraber yaşayıp beraber iş yapıyoruz ve bunu bir avantaja çevirmiş durumdayız. Birbirimizden çok farklı karakter özelliklerimiz de var tabii.

Biraz geliştirdiğiniz ürünlerden ve analog sentezleyicilerin çalışma mantığından bahsedebilir misiniz? Sizi dünyadaki diğer üreticilerden ayıran özel teknikler var mı?
Efe: Eurorack modüllerimiz var; bağımsız, çalışan, “standalone” dediğimiz donanım kategorisinde enstrümanlarımız da var. Bir de ayırt edici özelliklerimizden biri olarak DIY (Do It Yourself / Kendin Yap) kitlerimiz var. Çoğu firma hazır ürünler satıyor ve verilerini paylaşmaya yanaşmıyor. Aslında synthesizer tarihini incelediğimizde birçok kişinin bu enstrümanları kendileri yaparak işe başladığını, buradan akranlar arasında yayılmanın başladığını ve bu tarz bir geleneğin geliştiğini görüyoruz. Burada bir eksik vardı aslında. Biz Türkiye’de ilk Eurorack modülleri üreten firma olduk. Aslında sistem 1990’lı yıllarda kurulmuştu ama tabii synthesizer’lar 1900’lerin başından beri vardı.
Sizin en çok kullanmaktan keyif aldığınız ürününüz nedir?
Tunç: Ben modüler synth’çiyim. İnsanların da ne yazık ki en az ilgi gösterdiği ve en az anlayabildiği aletler bunlar aslında. En çok yenilik eklediğimiz cihaz da bu. Ama gelişmeleri insanların anlayıp müziklerine nasıl entegre edebileceklerini hayal etmeleri vakit ve çaba gerektiriyor. Bu yüzden müzisyenler daha hazır ve önceden ayarlanmış enstrümanlar üzerinde çalışmayı daha çok tercih edebiliyor. İşin daha mühendislik tarafına girmekten çekinen bazı müzisyenler var. Ama elektronik müzik, müzikle teknolojinin buluştuğu bir nokta ve iki tarafa da meraklı değilseniz bu alanda çok uç bir noktaya gitmenizin zor olduğunu söyleyebilirim.
Ürünlerinizi incelediğimde Synterra ve El-Ma Orsted V2’nin dış dünyayla ve doğayla iletişim hâlinde olabilmesi çok ilgimi çekti. Sizce synthesizer’ların böyle bir işlevi var mı? Bizi etrafımızdakilerle daha çok etkileşime sokabilirler mi?
Tunç: Çok temelden düşünürsek elektrik her zaman dışarıdaki fiziksel dünyayla iletişim hâlinde. Biz piyano klavyesi gibi aletlerden synth kullanmaya alışmışız aslında ama theremin örneğindeki gibi, radyo antenine dokunmadan notaları değiştirmek, bu geçişkenliğin bir örneği.
Efe: Şu açıdan da düşünebiliriz: Bir piyanonun akordu çok sıcak veya çok soğuk ortamlara girildiğinde bozulur. Aynı durum aslında elektronik malzemelerde de oluyor. Sıcaklıkla değerleri değişiyor. Diyelim ki bir çıkarma işlemi yapıyor; yaptığı işlemin miktarı artıyor veya azalıyor, ısıya göre frekansı kayıyor aslında. Bu aletlere de dış ortamla ilişki kuracak komponentler ekliyoruz. Bunlar da onların biraz daha canlıymış gibi davranmasına sebep olabiliyor. Aslında analog aletler sizinle beraber yaşıyor ve değişiyor.
Tunç: Mesela biz aynı osilatörleri bir araya getirip kalibre ettiğimizde hiçbir zaman yüzde yüz aynı olmuyorlar. Analoğun olayı da bu zaten. Biz bütün aletleri elle yapıyoruz. Bu yüzden eklediğiniz lehim miktarı bile sonucu değiştirebiliyor.
Mesela El-Ma Orsted, çevremizdeki elektromanyetik dalgaları duyulabilir ses sinyallerine çeviren bir mikrofon cihazı. Synterra ise son dönemde hem hikâyesiyle hem de felsefesiyle dünyada en çok ilgi gören cihazımız oldu. Synterra, bitkilerden veya başka organik canlılardan direnç değerleri alarak ses üretiyor. Bu, 70’lerde modüler sistemle beraber denenen bir şeydi zaten. Fakat son dönemde buna ilgi çok arttı. Biz de bunu daha kolay uygulanabilir, kompakt bir hâle getirip insanlara sunduk. Synterra, piyasadaki diğer benzer cihazlardan farklı.
Analog cihazlar için “yaşayan organizmalar” diyorsunuz. Son zamanlarda bazı dijital girişimlere de kollarınızı sıvamışsınız sanırım.
Tunç: Modern teknoloji bu alanda daha çok ilerliyor ve çok küçük bir alanda çok fazla yardımcı fonksiyon da yaratılabiliyor. Bir patch’i kaydetmek veya notaları bir yerde kayıtlı tutmak istediğinizde başvurabileceğiniz en ucuz, en pratik ve en mantıklı yol aslında dijital. Dijitali kullanmaya başladığımızdan beri bilgisayarla iletişim, hafıza ve preset gibi analog cihazlara katamadığımız birtakım özellikleri de kullanabilmeye başladık.
Efe: Ürettiğimiz cihazlarda analog ürünlerimiz yoğunlukta olsa da dijitalle iletişim kurmaları bekleniyor. Banda kayıt yapan çok az kişi var. Bu da otomatik olarak bir dijital protokol gerektiriyor; bazen USB, bazen MIDI gibi. Bu da her zaman yazılım gerektiriyor. Bu yüzden günümüzde hem analog hem dijital, hibrit tasarımlar daha ön planda.

Mühendislik ve ses fiziğiyle bu kadar iç içe olmak müziğe ve hayata bakışınızı nasıl etkiledi?
Tunç: Müziği sadece armoni veya nota değişiminden ibaret görmemeyi öğrendim. Atom altı dünyaya veya ses frekanslarına girdiğinizde, duyu organlarımızla algıladığımız dünyanın aslında ne kadar kısıtlı bir illüzyon olduğunu görüyorsunuz. Elektronik bir şemaya baktığınızda “Ben bununla nasıl bir müzik yapabilirim?” diye düşünmek, bakış açınızı tamamen değiştiriyor. Sentezleyici sadece bir müzik aleti değildir; bir matematikçi için diferansiyel denklem çözme aracı, bir koder için mantık kapılarını görme alanı, bir doğa tutkunu içinse evreni dinleme kanalıdır.
Türkiye’de modüler sentezleyici kültürü ve “Kendin Yap” ne durumda? Siz bu kültürü yaymak için neler yapıyorsunuz?
Tunç: Türkiye’de bu kültürün olmamasından, bu aletlerin çok zor bulunmasından ve bu kadar ilgili olup Berlin’e devamlı gidip gelerek bunları öğrenmek zorunda kalmaktan dolayı bir noktada üzüldüm. Yapmak istediğinizde her şeyi başarabiliyorsunuz ama bu kadar istekli olup etrafınızda hiçbir şey bulamamak sizi bir noktada bayağı yavaşlatıyor. Ben oradan bir şeyler getirirken “Bu sistemleri ayakta tutabilir miyim?” diye sorguluyordum. Bu durum bir noktada büyüdü ve anladım ki ben 90 yaşında da synth’siz kalmayacağım.
Türkiye’de elektronik müziğin tarihini ve çeşitlerini düşünürsek, çok az bir kısmını performans hâlinde canlı dinleyip izleyebiliyoruz. Aslında mevzunun görülmeyen yüzde seksenlik bir kısmı var; buralara kadar tam gelmemiş. Bunun birçok kültürel ve ekonomik sebebi olabilir. Teknolojinin burada üretilip üretilmemesi, bazı şeylerin erişilebilirliğini oldukça etkiliyor. Ama bir noktada alışveriş yaparken ne aldığınızı ve nasıl kullanılacağını anlamak istiyorsunuz. Alıcıların bu konuda bir sürü farklı sorusu olabiliyor. Biz de burada bir sohbet ortamı oluşturuyoruz. YouTube’da Eurorack cihazları üzerine çok fazla eğitici video var. Biz de sonrasında ufak atölyeler yapmaya karar verdik. Amaç, üç saat içerisinde birleştirebileceğiniz eğitici bir sistem yapmaktı.
Efe: Yüzden fazla kişiyle atölye yaptık. İlk başladığımız günle bugünü karşılaştıracak olursak şu anda yüzlerce atölye yaptık ve gerçekten bir artış, bir ilgi var. Üniversitelerde atılan bazı adımlar var. Bu bizim için çok mutluluk verici. Bizim için ayrıca bir etkileşim alanı da oluşturdu. Çünkü gerçekten keşfetmek isteyen çok kişi var ama keşfedecek alan bulmak zor.
Atölyelere kimler katılıyor? Nasıl bir komünite oluştu?
Efe: Çok çeşitli insanlar geldi. Normalde belki bir araya gelmeyecek insanlar geldi.
Tunç: En başta müzisyenler ilgili. İkinci sırada ses mühendisleri ilgi gösteriyor. Müzikten biraz daha uzaklaşmaya başlarsak, yazılımcılar ya da doktorlar… Sinema, grafik tasarım gibi alanlarda çalışan insanlar da ilgi gösterdiler. En çok bu saydıklarım ağırlıkta.
Yani farklı müzikal yetkinlik seviyelerinden gelen çeşitli bir gruba hitap etmişsiniz.
Tunç: Kesinlikle. Ya mühendislikten bu alana ilgi duyuyor ya da mühendislikten gelip iyi müzik de dinliyorsa “Acaba ben bu aletlerle iyi müzik yapabilir miyim?” diye düşünerek ilgileniyor.
Efe: Bu yapıda birkaç disiplini bir araya getirmek gerekiyor. Çok az matematik, çok az elektrik, çok az müzik gibi ama birini en azından çok iyi seviyede yapmak gerekiyor.
Son olarak, Vaemi’nin Türkiye’den çıkan bir marka olarak gelecekteki hedefi ve felsefesi nedir?
Efe: Katkıda bulunabileceğimize inanıyoruz. Bencil bir katkı değil, gerçekten dünyada insanların yaptığı müziğe katkı. Türkiye’de çok fazla tez, makale, kitap yazılıyor. Fakat incelediğimizde teknolojiye yön veren veya yol almış bir teknolojinin üzerine katkıda bulunan çalışmalardan ziyade Türkçeleştirme ya da var olan fikrin varyasyonu söz konusu olabiliyor. Gerçekten yaratıcı olabileceğimiz, katkıda bulunabileceğimiz bazı fikirlerimiz olduğuna inanıyoruz. Tabii ki ticari bir ürün yapmakla ortaya bir bilgi koymak çok farklı. Vaemi çok satar, az satar veya yaptığımız anlaşılır, anlaşılmaz… Bazı şeyleri görebildiğimizi ve nereye gittiğini algılayabildiğimizi düşünüyoruz. O yüzden bizim de buna eşlik edebileceğimizi düşünüyoruz.
