Röportaj

İstanbul’un elektronik müziğe yazılan hikâyesi: Vibe Istanbul

İstanbul, nasıl oldu da bugün bu kadar kapsayıcı, dinamik ve özgür bir gece kültürünü inşa etmeyi başardı? Gizem Ertürk, Vibe İstanbul'un yönetmenleri Nafise Motlaq ve Saeed Nasiri ile, İstanbul’un gecelerinde şekillenen bu benzersiz kültürü konuştu.
Editör - 12 Şubat 2026
post image

1990’lardan bugüne İstanbul’un gece hayatını, kulüp kültürünün dönüşen yüzünü ve elektronik müziğin şehrin ruhuna nasıl sızdığını takip eden Vibe Istanbul, bir belgeselden fazlası. Dans pistlerinden arşiv görüntülerine, yeraltı hikâyelerinden kolektif hafızaya uzanan film, İstanbul’u elektronik müziğin ritmiyle okuyan güçlü bir şehir portresi çiziyor. Bu çok katmanlı anlatının arkasındaki isimler, yönetmenler Nafise Motlaq ve Saeed Nasiri ile, İstanbul’un gecelerinde şekillenen bu benzersiz kültürü, direnci ve “vibe”ı konuştuk.

Vibe Istanbul, İstanbul’u son derece samimi ve sahici bir yerden anlatıyor. Bu kültüre birer gözlemci olarak değil, doğrudan parçası olarak yaklaşıyorsunuz. İstanbul’un elektronik müzik sahnesiyle kurduğunuz kişisel bağ ne zaman ve nasıl başladı?

Nafise: Teşekkür ederiz, belgeseli beğenmenize çok sevindik. Bu fikrin tohumu aslında İstanbul’da, bir dans pistinde atıldı. Beyoğlu’nda, hem yerel arkadaşlarımızla hem de farklı ülkelerden gelen insanlarla kulüp kültürünü deneyimlerken… Orta Doğu’dan gençlerle Türk ve Avrupalı gençlerin aynı pistte, birlikte eridiğini görmek bizi hemen etkiledi. Yıllarca bu coğrafyadaki çatışmaları takip etmiş gazeteciler olarak, bu ülkelerden gelen gençlerin İstanbul’da birlikte dans edip hayatı kutlamasına tanık olmak beni derinden sarstı. Şehre yeni taşınmış biri olarak bu fikri, İstanbul’daki sinema dünyasının içinde olan ve ülkeyi çok iyi tanıyan Saeed Nasiri ile paylaştım.

Saeed: Nafise’nin bu fikri beni de çok heyecanlandırdı. Sürekli şu soruyu soruyordu: İstanbul, bu kadar sorunlu bir coğrafyada nasıl bu kadar kapsayıcı ve canlı bir atmosfer yaratabiliyor? Bu ne zaman başladı, nasıl mümkün oldu? Böylece araştırmaya başladık: arşivler, belgeler, insanlarla görüşmeler… Kamerayı ana keşif aracımız olarak kullandık. Hikâye yavaş ama çok doğal bir şekilde şekillendi. Pandemi döneminde ise durup düşünme, anlatıyı yeniden kurma ve projeyi daha yaratıcı bir yerden devam ettirme şansı bulduk.

“Hep dans etmeye devam etme, bir kulüpten diğerine akma isteği…”

Uzun yıllardır burada yaşayan iki belgeselci olarak, İstanbul geceleri sizin için sadece bir eğlence alanı mıydı, yoksa başından beri bir ifade ve özgürlük alanı mıydı?

Nafise: Ben sahnenin içindeydim. İlk iki-üç yılımda gerçekten çok dans ettim. Latin sosyal dans geçmişimle ve gece hayatını dikkatle gözlemleyerek, bu hikâye zamanla benim için bir izleme ve anlama sürecine dönüştü. Sabaha karşı kulüplerden çıkıp İstanbul’un o tanıdık, kültürel olarak bana yakın atmosferine karışmak, Avrupa şehirlerindeki deneyimlerden çok farklıydı. İnsanlar arasında -hatta güvenlik görevlileriyle, DJ’lerle, kulüp çıkışı çorbacıyla bile- güçlü bir samimiyet vardı. Ve hep dans etmeye devam etme, bir kulüpten diğerine akma isteği…

Saeed: Bir yandan da İstanbul’un sürekli değişen temposu insanları “şimdi”ye odaklanmaya zorluyor. Bu bilinçli ya da bilinçsiz bir refleks. Günlük dilde, zamanla kurulan ilişkide bile bunu hissediyorsunuz.

Farklı bir kültürel geçmişten gelmek bu sahneyi anlamayı zorlaştırdı mı, yoksa bazı şeyleri daha net görmenizi mi sağladı?

Saeed: Hayatımın yarısını İstanbul’da geçirdim; aynı zamanda Avrupa ve Amerika’da da uzun süreler çalıştım. Açıkçası İran ve Türk kültürleri arasında -özellikle müzik ve dans söz konusu olduğunda- büyük bir fark görmüyorum. Asıl fark, İstanbul’u “gelişmiş ülkelerdeki” kulüp sahneleriyle kıyasladığınızda ortaya çıkıyor. Teknik anlamda (ses sistemi, mekân tasarımı, hizmet) İstanbul hâlâ geride. Ama insanların tutkusu öyle güçlü ki, ortaya bambaşka bir atmosfer çıkıyor. Bu insani enerji… İşte belgeselin adı da buradan geliyor: Vibe Istanbul.

Beyoğlu’ndan Kadıköy’e, depolardan kulüplere… Bu yeraltı kültürü sürekli dönüşüyor. İstanbul elektronik müzik sahnesinin bu güçlü hayatta kalma refleksi nereden geliyor?

Nafise: Bence bu refleks; İstanbul’un tarihinden, jeopolitik konumundan, genç nüfusundan ve gündelik hayatta içselleşmiş bir “hayatta kalma kültüründen” geliyor. Burada her şey değişir, hiçbir şey kalıcı değildir. Şehrin duvarları bile bunu hatırlatır.

Dans pistinde, parçalanmış hayatlar kısa süreli de olsa bir birlik ve aidiyet hissi buluyor.

Filmde güçlü bir direnç duygusu var. Elektronik müzik İstanbul’da neden sadece bir tür olmaktan çıkıp politik, sosyolojik hatta varoluşsal bir alana dönüştü?

Saeed: Bu soru bizi elektronik müziğin küresel kökenlerine bakmaya itti. Her müzik türü gibi, elektronik müzik de yaşadığı toplumsal ve politik koşullara bir cevap. Bugün göç, yerinden edilme ve sürekli hareket halindeyiz. Elektronik müzik bu duruma çok uygun: sınırsız, dilsiz, esnek. İnsanları milliyet, dil ya da kimlikten bağımsız olarak bir araya getiriyor. İstanbul ise bu hâlin vücut bulmuş hâli. Dans pistinde, parçalanmış hayatlar kısa süreli de olsa bir birlik ve aidiyet hissi buluyor. Bu yüzden elektronik müzik İstanbul’da bu kadar canlı.

https://www.instagram.com/p/DIhgSF2NVjn

1980’lerin sonu–90’ların başındaki küçük ama etkili sahne ile bugünü ayıran en kritik fark ne?

Saeed: Erişim ve niyet. O dönem her şey zordu; müziğe ulaşmak bile. Bu yüzden sahne merak, risk ve güçlü bağlar üzerine kuruluydu. Bugün her şeye anında erişim var. Kültür büyüdü ama hızlandı. Tutku hâlâ var sadece bolluktan besleniyor.

Nafise: Ben de o kuşaktan DJ’lerden sadece partilemeyi değil, birlikte dans etmeyi, stres atmayı ve bu müzikle denge bulmayı öğrendim.

“Burada mekânın değil, vibe’ın hafızası kalıcıdır.”

Beyoğlu’ndan Kadıköy’e kayan bu hareket bir kayıp mı, yoksa doğal bir evrim mi? Mekân hafızası İstanbul gecelerinde nasıl işliyor?

Saeed: Mekân değiştirmek İstanbul’un hayatta kalma stratejisi. Burada kalıcı kulüpler nadirdir. Organizasyonlar ve DJ’ler kitlelerini bir mekândan diğerine taşır. Avrupa’dan farkı şu: Burada mekânın değil, vibe’ın hafızası kalıcıdır.

Berlin ve Amsterdam’la kıyasladığınızda İstanbul’un en ayırt edici özelliği ne?

Nafise: İnsanlar. Burada dans etmek bir hayatta kalma biçimi. Avrupa’da eğlence olan şey, İstanbul’da dayanma, boşalma ve hayata tutunma hâlidir.

Bu belgeseli yapmaya “tamam, bu anlatılmalı” dediğiniz an neydi?

Nafise: Beyoğlu’nda bir gece… Türk, İranlı, Suriyeli arkadaşlarla dans ediyorduk; DJ’ler Tel Aviv’den gelmişti. İranlı biri olarak benim için çok yoğun bir andı. Arkadaşıma döndüm ve “Bu bir belgesel olmalı” dedim. Müziğin, bu bölgede bizi gerçekten birleştiren nadir şeylerden biri olduğunu fark ettim. Sonrası Saeed’le birlikte daha profesyonel bir sürece dönüştü. Belgeselin ARTE/ZDF’te yayınlanması bizim için büyük bir gurur.

Beş yıllık bir gözlem sürecinden sonra sizi en çok şaşırtan ne oldu?

Saeed: Üç şey: Arşiv eksikliği, Avrupalı yapımcıları bu vibe’a ikna etmek ve belgeselin İstanbul’da gösterime girmesinin zorluğu. Ama vazgeçmedik.

Bu film bir arşiv mi, bir direniş belgesi mi, yoksa bir aşk mektubu mu?

Nafise: Kesinlikle bir aşk mektubu. Belki bir gün bu şehirden ayrılacağız ama bu film bizim İstanbul’a bıraktığımız bir iz.

Vibe Istanbul’dan sonra sırada ne var?

Saeed: Bu proje tamamlandı. Ama Türkiye’de herkesin kolayca izleyebildiği gün, bizim için gerçekten bitecek.

İzleyici film bittikten sonra İstanbul ve müziği hakkında ne hissetsin isterdiniz?

Nafise: “Bunu bilmiyordum.” En sevdiğim geri dönüş bu.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans