
Bir şekilde kültürüyle özdeşleşen güneşin genel renk paletini belirlediği bir şehir olarak Adana, kendisinden alışık olmadığımız bulutlu ve yağışlı bir havayla karşıladı bu sene sinemaseverleri. Çevre il ve ilçelere yayılan özel gösterimler dışında, ana programda yer alan tüm etkinlik ve film gösterimlerinin tek bir mekânda gerçekleştiği festivalde, dışında kalabilmenin mümkün olmadığı bir hareketlilik ve curcuna vardı. Neredeyse 60 yıla yayılan köklü bir festival ruhunun şehrin merkezindeki bir alışveriş merkezinin sinema katına sığmaya çalıştığını hayal ederseniz, söz konusu sıkışıklığı gözünüzde canlandırmanız mümkün olabilir. Her daim her seansa yoğun ilgi göstermesiyle tanıdığımız Adana seyircisi, yerli ve uluslararası sinema dünyasından birçok önemli ismin konuk olarak ağırlandığı ve yarışma bölümlerinin yanında hem dünyadan merakla beklenen yeni filmleri hem de Türkiye’de daha önce gösterimi yapılmamış keşif niteliğinde klasikleri bünyesinde barındıran zengin bir programla buluşunca ortaya çıkan kalabalığı anlamlandırmak çok da zor olmuyor.
Bu yazıda ağırlıkla festivalin –bir nevi kalbinin attığı– Ulusal Yarışma seçkisinden bahsedeceğiz. Ancak ona geçmeden, yarışma dışındaki etkinlik ve gösterimlerden kayda geçirme gereksinimi hissettiklerimizi kısa kısa anmak istiyoruz.
Sinema yazarı Tuba Büdüş’ün moderatörlüğünde gerçekleşen “Yapay Zekâ ve Sinemanın Geleceği” başlıklı konuşmada, yapay zekâyla üretilen görsel içeriklerin günümüzde film sektörünün neresinde yer aldığı ve yakın gelecekte bizleri nelerin beklediği konuşuldu. Post Truth (2025) belgeselinin yaratıcısı Alkan Avcıoğlu ve önümüzdeki günlerde Almanya’daki 36. Cottbus Film Festivali’nde bir festivalin ana yarışma bölümünde yer alan ilk uzun metraj yapay zekâ filmi olarak tarihe geçecek Uyuyan Kadın’ın yönetmeni Vikki Bardot’nun konuşmacı olarak katıldığı etkinlikte ikili, yapay zekânın auteur film üretimi üzerine tanıdığı büyük fırsatın altını çizerken, sektör içinde bazı meslekleri bitirme ihtimalindense dönüştüreceğini telkin eden bir öngörüyü paylaştılar.
“Eleştiri mi, Etkileşim mi?” başlıklı bir diğer etkinlikteyse SİYAD üyesi sinema yazarları Şenay Aydemir, Ekrem Buğra Büte, Gözde Hatunoğlu, Olkan Özyurt ve Ece Vitrinel, içerik çağında sinema yazarlığı konusunu konuştu. Etkinliğin gerçekleştiği salonu neredeyse tamamen dolduran seyircilerin arasında, özellikle sinema yazarlığına meraklı 20’lerinin başında genç sinemaseverleri görmenin, kendi adıma, etkinliğin belki de en olumlu yanı olduğunu belirteyim. Sinema yazarlığı kültürümüzün geçmişten bugüne nasıl dönüşümler göstererek geldiği dinleyicilerle paylaşılırken, hâlihazırda okurun/tüketicinin de arasındaki aşikâr farktan haberdar olduğu günümüzdeki içerik üreticiliğiyle kesişen ve ayrışan alanın altı çizildi. Bu etkinlik bir sinema yazarı olarak bana, sektör içerisinde sinema yazarlığının kapladığı alan üzerine meslektaşlar arasında yapılan konuşmaların yanında, arada bunun gibi okurlar ve sinemaseverlerle bir araya gelip paylaşımda bulunmanın SİYAD için de daha sağlıklı sonuçlar doğurabileceğini düşündürdü.
Ayrıca Adana bana bu sene, daha önce filmlerini görme şansı bulamadığım harika bir yönetmeni tanıştırmış oldu. 2019 yılında kaybettiğimiz Lübnanlı yönetmen Jocelyne Saab’ın geçtiğimiz yıl restore edilen Beyrut Üçlemesi olarak anılan kısa belgeselleri ve ilk kurmacası Bıçak Sırtı (Ghazal el-Banat, 1985) yeni kopyalarıyla izleyiciyle buluştu. Saab üzerine çalışan yazar ve Arap dünyası sineması uzmanı Mathilde Rouxel ve sinema yazarı Öykü Sofuoğlu’nun gösterimler sonrasında gerçekleştirdiği söyleşiyle birlikte de Saab’ın, 1975’te başlayan Lübnan İç Savaşı’ndan İsrail işgallerine süren korkunç bir yıkımın içerisinden böylesi incelikli bir sinema çıkarmasına hayranlıkla şahit olduk.

Sıkışık festival programı içerisinde fırsat bulup izleyebildiğim tek Ulusal Belgesel Film Yarışması filmi olan Stella ile 8 Mart’ı (Aylin Kuryel, 2026) da bu yazıda anmadan geçemeyeceğim. Yarışmanın büyük ödülü En İyi Belgesel Film Ödülü’nün de sahibi olan film, 2023 yılının 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü gününde geçiyor. Ülkemizdeki feminist mücadelenin en önemli isimlerinden Stella Ovadia’nın evinde, bir yandan o akşamın heyecanını –önce– camdan takip ediyoruz, bir yandan da Türkiye’deki kadın hareketlerinin dünden bugüne önemli köşe taşlarını bizzat aktörlerinden biri olan Stella’dan dinliyoruz. Stella’yla birlikte evin içinde ve kameranın önünde/arkasında dolaşan yönetmen Kuryel’in, o günkü çekimleri birlikte izleyip değerlendirdikleri ikinci bir buluşmayı da kurgunun içine dâhil etmesi filmi başka bir noktaya taşıyor. İzleyicisini dinleyip şahit olma pozisyonuna hapsetmeyip harekete davet eden, anlattığı mücadelenin bir tanığı değil katılımcısı olmaya teşvik eden, bir noktada kolundan tutup bizzat yürüyüşe götüren çok özel bir belgesel Stella ile 8 Mart.
Ulusal Yarışma bölümünde yer alan 10 filme baktığımızda dikkat çeken başlıca unsurların altını çizerek başlayalım söze. İlk olarak, büyük film festivallerimizin geleneksel yarışma seçkilerine kıyasla çeşitliliğin çok daha görünür olduğu bir seçki izledik bu sene. Tür sinemasının sınırlarında gezen, biçimsel tercihleriyle benzerine nadir rastlanılan ve bizzat bu alışılmış formülleri hedefine alan “farklı” filmler festivalin ana bölümünde yarıştı. Tabii ki bu seçkinin ortaya çıkmasında sinemamızın aktif çalışan belli başlı büyük isimlerinin film üretmediği bir yıla denk gelmemizin etkisi olduğunu da kabul etmek lazım. Yine de böyle köklü film festivallerimizin ezberleri ve geleneklerini zorlayıcı ana yarışma seçkileri hazırlama riskini göze almasını destekleyen ve daha sık görmeyi dileyen tarafta olduğumu belirtmek isterim.
Yarışmadaki filmlere baktığımızda görmenin kaçınılmaz olduğu bir ortak paydayı da burada belirtmemiz gerekiyor. Seçkide yer alan 10 filmden (en az) yedisini doğrudan aile kurumuna odaklanan filmler olarak nitelendirmek mümkün. Bu sene Türkiye’den çıkan filmleri düşündüğümüzde, yakın gelecekte ulusal sinemanın ülkenin güncel vaziyetine bakışını yorumlarken bu aleni odak noktasını gerçek hayatta eş zamanlı olarak şahit olduğumuz absürt operasyonlarla yan yana okumak kaçınılmaz olacak. Spot Basın Kooperatifi’ndeki Altın Koza Günlükleri yazılarında Ekrem Buğra Büte’nin dile getirdiği gibi birbirinden bağımsız ve kendi tarzlarında filmler üreten sinemacılarımızın, meselelerini aile kavramı üzerinden kurup içinde yaşadığımız topluma bakmayı çabalayan kurmaca anlatıları, bugün haberlerde gördüğümüz dünyaya kıyasla daha inanılır görünüyor. Bu filmler, izlerken belki kendi aile ilişkilerimizden parçalar gördüğümüz, bize paylaştığımız ortak meseleleri hatırlatan, hayal kırıklıklarının bir araya getirebildiği, birlikte çaresizliğe düşüp birlikte gülebildiğimiz ancak asla güvendeymiş gibi durmayan aileler gösteriyorlar.
Yarışmadaki filmlere dair kısa yorumlarımıza geçmeden, daha önce bu sayfalarda izleyip yorumladığımız (ve dördü de Adana’dan ödülle dönen) dört filmin yarışmada olduğunu hatırlatıp bu filmleri bir kez daha anmak istiyorum. Bu sene İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale Yarışması’nda yer alan Bir Arada Yalnız (Ali Vatansever, 2025), Günyüzü (Banu Sıvacı, 2026), Karanlıkta Islık Çalanlar (Pınar Yorgancıoğlu, 2025) ve Ölü Köpekler Isırmaz (Nuri Cihan Özdoğan, 2026) filmlerini yorumladığımız yazımıza yine buradan göz atabilirsiniz. Yardımcı rolde oyunculuk ödüllerinin yanı sıra Yılmaz Güney Ödülü’nün de sahibi olan Günyüzü gibi yönetmeni Adanalı olan bir diğer film Ölü Köpekler Isırmaz da memleketlerinin izleyicilerinden izdiham yaratan yoğun bir ilgi gördü. İstanbul’da izlediğimizden bu yana geçen sürede akıllarımızda daha çok kalan ve hatırladıkça olumlu yanlarıyla hafızamızda büyüyen Karanlıkta Islık Çalanlar ve Bir Arada Yalnız yine Adana’da izleyenleri de etkiledi ve yarışmanın büyük ödüllerine de sahip oldular. Yarışma jürisinin verdiği temel kategoriler dışında bağımsız jürilerin ödüllerini de içeren geniş kazananlar listesini de yazının sonunda bulabilirsiniz.

İlk filmi Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 (2013) ile adını duyuran yönetmen Alphan Eşeli’nin yeni filmi Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri hem bu yarışma seçkisi içerisinde hem de ülke sinemasından görmeye alışık olduğumuz örneklerin sınırlarında seyreden bir film. Dünya prömiyerini bu sene Tribeca Film Festivali’nde yapan film, body horror ve psikolojik gerilim alt türlerinden beslenen bir annelik deneyimi hikâyesi çiziyor. Coğrafyanın paletiyle tezat oluşturan bu bol kanlı filmde, Karadeniz kırsalının orta yerinde yeni doğurduğu bebeğiyle yapayalnız kalan genç bir kadının hayata ve gerçekliğe tutunma mücadelesini izliyoruz. Kolay kolay herkesin başa çıkamayacağı bu zor roldeki performansıyla, buradan aldığı oyunculuk ödülünü ve tüm övgüleri hak eden Hazar Ergüçlü’nün canlandırdığı Gül, erkeklerin dünyasında bir çıkış yolu arıyor. Kendisini terk edeninden rahat bırakmayanına, hayatı erkeklerle çevrili bu genç kadının bebeğine ve akıl sağlığına sahip çıkıp bir yaşam kurabilmesini umut ederek geriliyoruz. Yer yer gerçeküstü anlatı unsurlarına başvuran ve gore korku türünden arabesk filmlere geniş bir referans repertuarına sahip olan Mutter, buna rağmen aslında sadece gerçek hayattaki dehşetle korkutmayı tercih ediyor. Teknik yönleriyle öne çıkan filmin senaryosu, kahramanının gelgitli algısında dengeyi bulamayıp seyircinin ilgisini çok hızlı kaybediyor olsa da ana yarışma bölümünde tür sinemasını yoklayan ayrıksı bir seyir olarak akılda kalıyor.

Yine festivallerimizin ana yarışma bölümlerinde görmeye alışık olmadığımız farklı bir örnek de Tunç Şahin’in yeni filmi Canavar’dı. Şahin’in 2023 yılında ilk kez seyirci karşısına çıkan aynı isimli tiyatro oyununun sinema perdesine aktarılmış hâli bu film. Farklı bir örnek olarak anmamızın sebebiyse filmin bir tiyatro oyununun geleneksel anlamda bir sinema uyarlaması olmaması. Film, gerçek bir apartman dairesinde set kurmakla ya da alışılageldik sinema ritmine uygun şekilde “senaryolaşmakla” ilgilenmeden, oyunu ve onu oynayan aynı oyuncuları alıp bir stüdyo ortamına taşıyor. Ne kadar bir ev gibi görünüyorsa, en fazla o kadar tiyatro sahnesine benzeyen yapay bir kutu çerçevenin içine yerleştiriyor. İçinde sadece aile üyelerinin aileyi konuşacağı bu çerçevenin dışında kalan aktif ya da edilgen tüm etkenler devre dışı kalıyor. Buradaki tepkiler arasında çok duyduğum “tiyatro oyununun kayda alınmış versiyonu” ithamının aksine, başından sonuna, setinden ritmine özellikle bu şekilde izlenilmek üzere kurgulanmış bir sinema ürünü olarak dikkate alınması gerektiğini düşündüğüm bir film bu.
İddia edildiği gibi olsaydı, bunca zahmete girilmez, hâlihazırda gerçek bir sahnede seyirciler önünde oynanan performanslardan biri, denildiği gibi, kayda alınırdı. Öte yandan, bu güçlü metni etkileyici performanslarıyla aktaran oyuncuları Gülçin Kültür Şahin, Tülin Özen ve Hakan Emre Ünal’ın oyunlarında, beyazperdeye geçişte uygulanmış bir sadeleşmeye ya da yeniden yorumlamaya gidilmediğini de ekleyelim. Bu tercihler ilk olarak filmi izleyen her seyirciye izlediği şeyin kaynağının tiyatro oyunu olduğunu hatırlatıyor, sonraysa şahit olacağımız olayların ancak sahnelenebilecek ölçekte olduğunun altını çiziyor, bana kalırsa. Taşıması böyle ağır aile sırlarının “normal” yollarla ve hayatın gündelik ritmiyle ortaya dökülüp anlatılabilmesinin de mümkün olmadığına ikna ediyor. Olay çıkarmak ya da şu an bağlamla daha örtüşen İngilizce deyimiyle “sahneye sebebiyet vermek” gerekiyor. Film, ailelerin içindeki asıl canavarı işaret eden bir metni daha “gerçekçi” bir sinema uyarlamasıyla filmleştirmektense, böyle inşa planlarını görünür kılan bir hâliyle göstermeyi tercih ediyor.

Bir başka aile hikâyesiyse yarışmanın ilk filmlerinden birinden geliyor. Muzaffer Mehmet Çağlar’ın ilk uzun kurmaca filmi Varlık, çevresinde saygıyla tanınıp hürmet gören Mehmet Bey’in son günlerini, ardında bırakacağı mirasın vârislerine bakarak anlatıyor. Erzurum’un merkezinde yer alan önemli bir gayrimenkulün başını çektiği bu mirasın ötesinde, tüm bu çocuklar, damatlar ve gelinler üzerinden güncel bir ülke portresi çıkarmayı amaçlıyor film. Söz konusu çok karakterli yapısının, aile ağacının kollarının bizzat senaryoyu kulvarlı bir anlatıya uygun kılması, kâğıt üstünde Varlık için göstermek istediklerine uygun zemini hazırlıyor. Ekran süresi açısından daha öne çıkan damatlardan biri dekan yardımcısı görevinde bir akademisyenken, Ankara’dan gelen bir diğeri emlakçı.
Kayınpederlerinin vefatı dolayısıyla doğacak bu gelir ihtimalini, sıkışmış hissettikleri, bir sonraki adımı atamadıkları hayatlarında nefes bulabilecekleri bir fırsat olarak görüyorlar. Burada film, farklı meslek kollarından kahramanlarıyla ülkedeki mevcut çıkışsızlık hissini resmetmeyi hedefliyor. Babasının mirasına karşı daha sorumlu hisseden oğul karakterinin ablalarına ve eniştelerine karşı gösterdiği tepkidense, film vadettiği çatışmayı çıkarmakta güçleniyor. Kâğıt üstünde işleyecek gibi duran tüm bu denklemin, seyirci önüne gelen hâlinde heyecan yaratmaktan yoksun, mesajı derinleşemeyen ve tahmin edilebilir akışıyla “hafif” kalmasının mazeretini muhtemelen bir ilk film olmasında bulabiliriz. Tüm bu gördüğümüz materyallerle, bir kez daha farklı bir kurgucunun elinden geçmesi hâlinde bile ortaya daha takip edilesi bir iş çıkacağını düşündürüyor.

İlk gösteriminden itibaren bu sene Adana’da yarışmanın en çok konuşulan filmi Moda Evlilik oldu desek herhalde yanlış olmaz. İlk uzun metrajı Zamanımızın Bir Kahramanı (2023) ile adını duyuran Miraç Atabey’in filminin öncelikli amacının bir tartışma başlatmak ve konuşulmak olduğunu düşünürsek, bu uğurda başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Film, yeni evli şehirli genç bir çiftin Rize’de yeni bir hayata başladıkları dönemlerinden manzaralar sunuyor. Filmde oyuncu olarak da gördüğümüz Esra Ece Kuleci’nin bizzat kendisi olarak üstlendiği anlatıcı rolü, film boyunca birazdan izleyeceklerimize dair önden bize bilgiler veriyor. Alıştığınız filmlerin sizi yönlendirdiği gibi yine inanıp inanmamak siz seyirciye kalmış. Anlatıcı, filmin başında bu izleyeceklerimizin İngiliz ressam William Hogarth’ın filmle aynı adı taşıyan ve toplamda altı manzara içeren resim serisinden esinlendiğini ve aynı şekilde filmin de altı bölümden oluştuğunu söylüyor.
Yedi bölümden oluşan filmin bu güvenilmez anlatıcısı, film boyunca bizi yalan yanlış yönlendirmeye devam ettikçe bu oyunu kabul eden izleyiciye de farklı bir deneyim vadediyor. Filmin ve filmi yapan ekibin başlıca derdi de o seyirci koltuğunun, jüri koltuğunun ve uluslararası festivaller döngüsünün konforuna çomak sokabilmek. Bu uğurda gerekirse çok sevdiği kahramanlarına dair derinlikli bir hikâye anlatma fırsatından bile feragat eden bir film Moda Evlilik. Henüz açılışında, aldığı fonların logoları ya da yapımcı vinyetlerinin yerine bu filmin hiçbir kurumdan destek almadan, bütçesiz ve tamamen bağımsız üretildiği notunu seyirciye veriyor. Öyle ki film gösterimi deneyiminin kendisini de bu tavra dâhil eden film ekibi, gösterim sonrasında gerçekleşen soru-cevap etkinliğinde de filmlerinin oyununu sürdürdü. Bir festivale kabul edilmek, orada ödüllendirilmek, sonrasında belki vizyon ya da dijital platformda seyirciyle buluşma şansı kazanabilmek ve yine de bağımsız olarak anılabilmek için bir filmin ne kadar kurala tabi tutulması gerektiği üzerine düşündüren, bunun üzerine tartışmaya davet eden bir film.

Sadece Bir Gece (2022), Soygun (2022) ve Çocuk Kalbi (2024) gibi filmlerin yönetmeni Sinan Biçici’den yarışma seçkisinin çeşitliliğine ana akım kanattan bir takviye olarak görebileceğimiz filmi Patates Kızartması da başka bir sinema örneği sunuyordu. Bülent Emrah Parlak, Serkan Genç ve Elit Andaç Çam gibi ünlü oyuncuların performanslarına yaslanan film, sektör içinden sektörün oyuncular açısından vaziyetine bakmayı hedefliyor. Kredi borçları içinde boğulmuş bir tiyatro oyuncusu olan Serdal’ın, her ne kadar duruşuna ters düşse de geçim derdiyle bir televizyon dizisi setine figüran olarak gittiği günde geçiyor film. Meslektaşları tarafından ne kadar başarılı bir oyuncu olduğu bilinse de sektör içerisinde adı sanı bilinmeyen, işin şöhret kısmında hiç gözü olmamış, bu sebeple de maddi açıdan dibi görmüş idealist bir oyuncu Serdal.
Kaderin bir cilvesi ki o gün figüran olacağı sahneyi, konservatuvar yıllarından ev arkadaşı ve en iyi dostu olan ancak yıllar içerisinde kendisinin tam tersi bir kariyer yolu izleyip ülkenin en ünlü aktörlerinden biri hâline gelmiş Akın’la paylaşacağı ortaya çıkıyor. Bu karşılaşma ve eski saf güzel günlerin nostaljisi, Akın’a o günlerin tadını, kokusunu yakalayabilme niyetiyle ucuz patates kızartması yapma fikrini veriyor ve film buradan sektörün acımasız yüzüne dair bir vaziyet tablosu çıkarmaya çalışıyor. İlk anından itibaren hareketli kamerayla kesintisizmiş hissini vermeye çalışarak tüm set ortamında süzülme tercihinin anlatıya tam olarak ne kazandırdığı muğlak. Bununla birlikte, filmin olsa olsa 20 dakikalık bir TV skecinin tamamını kapsayabileceğini düşündüren metninin izlenilebilir kılmak açısından bir nitelik arayışında olduğunu düşünmek de mümkün. Sınırlar belirleyen, neyin nasıl yapılacağını dikte eden ve bizzat filmin hedef gösterdiği bu sektör içerisinde uzun metraj bir film olarak var olabilmenin getirdiği dürtünün biçimsel yansıması diyebiliriz belki de.

İlk filmi Bozkır (2019) ile Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden 10 ödül alan Ali Özel, yeni filmiyle Adana’daki yarışmanın da iddialılarından biriydi. Konya’nın bir köyüne vardığını öğrendiğimiz bir dağ yolunda açılıyor Beklenti. Ancak ilk beklentimizin aksine, alışık olduğumuz türden yeni bir taşra filmi değil bu. Aynı coğrafyada köylülerin yalnızca uzakta ve izleyen rolünde olduğu, o toprakların asıl ekmeğini yiyen sermaye sahibi şehirlilerin kahramanı olduğu farklı bir hikâye anlatıyor film. Filmin hemen başında, normalde olaysız olduğunu öğrendiğimiz köyde büyük bir olay yaşanıyor; kayalıklarda köyün doktorunun cesedi bulunuyor. Cinayet ihtimali taşıyan davayla kariyerinin henüz başında olan genç bir savcı ilgileniyor. Derken biz eş zamanlı olarak köye dönen, bölgedeki taş ocaklarının sahibi Raci’ye ve onun ailesine dönüyoruz.
Bundan sonra edindiğimiz tüm bakış açısı bu ailenin üyelerine ait. Söz konusu davaya, köyün genel hâline, politikaya ve birbirlerine dair fikirlerini onların nazarında paylaşıyoruz. Özellikle oyuncuların arasında yakalanan doğal ritim, filmi izlerken anlattıklarından azade bir deneyim sunuyor. Bu topraklar ve orada aynı havayı soluyan sınıflar arasından yakalamayı hedeflediği hikâyeyi anlatırken her şeyi başlattığı kadın cinayeti yeminini tamamen unutuyor ve unutmamızı bekliyor. Bölgenin statüsü en yüksek karakterlerinden biri olan doktor kadını merak etmiyor, merak eden bir kahraman dahi koymuyor. Filmde yer almasının tek sebebi cinayet şüphesi taşıyan bir davanın maktulü olmakken, kadın kimliğiyse yalnızca dava süresinde bir gönül ilişkisi şüphesi yaratmak. İyi bir yönetmenin işini izlediğimizi kabul etmekle birlikte, hâlihazırda olabildiğince gerçek cinayet davalarının anlatıda bir yem, bir araç olarak kullanılması, ortaya rahatsız edici bir deneyim çıkarıyor.
Son olarak belirtmeliyim ki Adana Altın Koza Film Festivali’ni, çoğu köklü festivalin “riskli” bulduğu bu yarışma seçkisinden dolayı desteklemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Ulusal Yarışma bölümleri ülke sinemalarının ruhunu yansıtma görevindelerse, festivallerin kökenleri en az iki dekat geçmişte kalmış, Ceylan, Ustaoğlu ve Kaplanoğlu gibi yönetmenlerin gölgesinde birbirini tekrar eden ve izleyicinin artık kendinden bir iz bulmakta zorlandığı bir sinemanın dışına çıkma cesaretini göstermeleri şart. Bugün bu seçki ve seçkideki sınırları zorlayan filmler bu geniş bağlamından koparılarak eleştirilirse, yarın ne festivaller bu filmlere alan açmaya yeltenebilir ne de sinemacılar bu alanda kendilerine tanınmış normlar dışında üretmeye kalkışabilir. Film festivalleri ve sinema yazarlığının hiçbir zaman en iyileri belirlemek için var olmadığını ve bunları kucaklayabildiği için sinema kültürüne katkıda bulunabildiğini bir kez daha hatırlatmakta fayda var.
En İyi Film: Bir Arada Yalnız
Yılmaz Güney Ödülü: Günyüzü
Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü: Moda Evlilik
Adana İzleyici Ödülü: Canavar
En İyi Yönetmen: Ali Vatansever (Bir Arada Yalnız)
En İyi Senaryo: Pınar Yorgancıoğlu, Emre Gülcan (Karanlıkta Islık Çalanlar)
En İyi Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü (Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri)
En İyi Erkek Oyuncu: Fatih Al (Bir Arada Yalnız)
Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu: Asena Hotamış (Günyüzü)
Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu: Süleyman Kadim Kabaali (Günyüzü)
En İyi Müzik: Alican Çamcı (Karanlıkta Islık Çalanlar)
En İyi Görüntü Yönetimi: Özkan Karaköse (Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri)
En İyi Sanat Yönetimi: Saye Özçelik, Gülseren Cizdan, Melike Yılmaz, Umut Kambak, Oğuz Yıldırım, Hüseyin Yalçın, Hasan Yalçın, Hasan Kameray, Hüseyin Dolunay, Eren Dama, Yener Kaplan (Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri)
Ayhan Ergürsel En İyi Kurgu Ödülü: Mesut Ulutaş (Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri)
Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu: Ege Damatoğlu (Moda Evlilik)
Umut Veren Genç Erkek Oyuncu: Onur Gözeten (Bir Arada Yalnız)
Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü: Pınar Yorgancıoğlu (Karanlıkta Islık Çalanlar) ve Ali Vatansever (Bir Arada Yalnız)
SİYAD Cüneyt Cebenoyan En İyi Film Ödülü: Ölü Köpekler Isırmaz