Özel Dosya

5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali: Ayvalık’tan notlar

Bu sene 14-20 Eylül tarihleri arasında Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi iş birliğiyle beşinci kez düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ni yerinde takip ettik. Programdan öne çıkan filmler ve festivalin genel atmosferi üzerine aldığımız notları sizler için hazırladık.
post image

Ülkemizin en kendine has, yalnızca gerçekleştiği tarihlerde değil yıl boyunca sinemaseverler tarafından anılan festivali, Ayvalık Uluslararası Film Festivali bu hafta beşinci kez gerçekleşti. Kentin meşhur rüzgârı gibi festival de önümüzdeki sinema yılı yolunda yelkenimizi doldurmaya yetecek bir esintiyle sezonu başlattı. Sinemaseverler, yılın merakla beklenen uluslararası filmlerinin Türkiye prömiyerlerinin yanı sıra yılın öne çıkan yerli filmleri ve konuşma etkinlikleriyle desteklenen tematik başlıklı bölümlerle birlikte yine epey yoğun ve dolu bir programın tadını çıkardı. Bu yazıda, bazıları çoğumuz için yılın favorisi olabilecek nitelikteki iddialı filmlerden oluşan programdan öne çıkanları kısaca konuşup aynı zamanda çok sevilen festivalin kendisinden ve Ayvalık ruhundan bahsedeceğiz.

Kızgın Kayalar | Red Rocks

Küçük Serseri serilerinden (P’tit Quinquin, 2014 ve Coincoin et les z’inhumains, 2018) itibaren, sinemasını takip eden izleyici kitlesinin hatırı sayılır bir kısmını kaybetme riskini göze alan ve her yeni filmiyle daha da uçlara oynayan Bruno Dumont belki de bu döneminin en geniş kitleye hitap eden örneğiyle karşımıza çıktı. Adını andığımız serisine benzer şekilde çocuk yaştaki bir arkadaş grubunu hikâyesinin merkezine alan Kızgın Kayalar (Les Roches rouges, 2026) izleyenin hafızasından kolay kolay çıkmayacak bir yaz filmi. Son filmi İmparatorluk (L’empire, 2024) ile epik Hollywood filmlerinin kendi alaycı usulüyle Fransızlaştırılmış bir parodisini yapan Dumont, bu kez genellikle aile/gençlik kategorileriyle kodlanan 1980’lerin çocuk macera filmlerine öykünüyor. Tabii ki her şey yine Dumont filmlerinin dünyasına ait tuhaflık ve sıcaklıkta. Zorunda kalmadıkça yetişkin sakinlerini görmediğimiz yazlık bir kasabada tam anlamıyla çocukların arasına giriyor ve onların dünyasındaki güç dengelerini izlemeye koyuluyoruz. Filme adını veren ve üzerinden denize atlamanın yasak olduğu tehlikeli kırmızı kayalar bir tür iktidar oyununa ev sahipliği yapıyor. Tekrarlara dayalı kurgu tarzını burada da efektif kullanan Bruno Dumont’nun kendine has zamanlama temelli mizahı ve amatör oyunculuklarından çıkan doğal sempatisi Kızgın Kayalar’ı karşı koyması güç kılıyor. Alabildiğine çiğ, bir o kadar da tatlı bir film.

Düşlenen Macera | The Dreamed Adventure

Bazı sinemacıların, “en iyiler” konuşulurken adlarının anılabilmesi için kendilerini gündemde tutacak sıklıkta film çekmelerine ihtiyaç olmuyor. Son filmi Western (2017) ile o dönem tüm dünyadan sinemaseverlerin gündemini meşgul etmiş Alman yönetmen Valeska Grisebach, aradan 9 yıl geçmemiş gibi bıraktığı noktadan devam ediyor. Öyle ki bu sene prömiyerini gerçekleştirdiği Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü’yle ayrılan Düşlenen Macera’yı (Das geträumte Abenteuer, 2026) izlerken daha başında Grisebach’ın hafızamızdaki dünyasına ışınlanıyor ve önceki filmini yeniden izleme isteğiyle doluyorsunuz. Daha materyal bir ifadeyle bir kez daha Bulgaristan’da buluyoruz kendimizi; bu kez Türkiye sınırının yakınında bir kasabada. Yıllar sonra işi gereği bu kasabaya dönen Said’i takip ederek başlıyoruz filme.

Aradan uzun zaman geçen son ziyaretini hatırlayan kasabalılarla hoş anılar paylaşmadığını anladığımız Said’in ilk gece arabası çalınıyor ve filmin macerasının geçeceği bu kasabada kalmak durumunda buluyoruz biz de kendimizi. Hatta öyle ki bir noktada Said bile gidiyor ama biz kalıyoruz. Filme adını veren maceranın kimin düşünde hayata geçeceğine dair muğlaklığı sahiplenmemizin filmin sunacağı deneyime dair kritik bir etkiye sahip olduğunu söyleyelim. Kasabada rastladığı eski dostu arkeolog Veska sınıra yakın bir kalenin topraklarında ekibiyle birlikte kazı yapmakta. Avrupa’nın en ucunda, Birliği’nin üyesi olan sınırlar içerisinde Brüksel’in havasından eser olmayan, kaçakçıların ve irili ufaklı mafyaların horozunu öttürdüğü bu toprakların Komünist tarihini, Osmanlı geçmişini ve daha da öncesini düşünmeye fırsat buluyoruz. Mesleklerinin en organik niteliği olarak tarihin yazımına büyük katkıları bulunan arkeologların, tarihe not düşülecek buluntular çıkarmadıkları ekseriyetli mesailerinde kaçakçılarla aralarındaki farkın ne kadar da azaldığına dair düşünecek vaktimiz dahi oluyor. Başka hiçbir sanatçının sinemasına benzetilemeyecek kendine has imzasını yine tüm ustalığıyla sergileyen Grisebach bir kez daha yılın en iyi filmlerinden birini kucağımıza bırakıp köşesine çekiliyor.

Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi | Diary of a Chambermaid

Avrupa Birliği’nin ikiyüzlülüğü ve politikalarıyla bulabildiği her fırsatta alay eden ve zamanımızın en üretken sinemacılarından biri olan Radu Jude’nin son filmi de festivaldeydi. Hatta bu yıl çektiği bir diğer filmi, yine ülkesi Romanya’nın tarihine ve yurtdışındaki izlenimine bakış attığı kısa metraj belgesel Açı, Karşı Açı’yı (Plan contraplan, 2026) da Akbank Sanat ile Kısalar seçkisinde izleyebildik. Bu sene Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde prömiyerini gerçekleştiren Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi (Le Journal d’une femme de chambre, 2026) de Jude’nin kendisine has hicvine yaraşır bir sivrilikle hedefine günümüz Avrupa kültürünü koyuyor. Octave Mirbeau’nun aynı adlı klasik eserinin bir uyarlaması olmayıp, romanı bir referans noktası alan film Romanya’dan hizmetçi olarak çalışmak üzere Fransa’nın Bordeaux şehrine gelmiş genç bir kadının hikâyesini anlatıyor.

Ardında memleketindeki küçük köyünde bıraktığı 9 yaşındaki kızı ve yaşlı annesinin geçimi ve borçlarını kapatabilmek için beyaz bir burjuva ailenin çocuklarına bakıcılık yapıp ev işlerini üstleniyor. Noel izninde evine dönüp kızıyla hasret giderebileceği günü iple çekerken işten artan sınırlı boş zamanında göçmenlerin oluşturduğu gerilla bir tiyatro grubunda Mirbeau’nun eserini oynuyor. Tüm referans ve bağlam noktaları açıkta, dikiş izleri görünür bırakılmış bu politik komedide her şey tahmin ettiğimiz gibi ilerlemesine rağmen kahramanının sempatisinden aldığı gücün de etkisiyle filmin içine çekilmiş hissediyoruz. Donnadieu ailesi üzerinden Batı toplumunun en anlayışlı ve kendini “politik” gören kesimiyle doyasıya alay edip AB üyesi olan iki ülke arasındaki dünyalarca farklılığın altını çiziyor.

Miyazma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm | Teenage Sex and Death at Camp Miasma

Kuşağının en heyecan verici Amerikalı yönetmenlerinden Jane Schoenbrun’un bu sene Cannes’dan Kuir Palmiye ödülüyle ayrılan filmi Miyazma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm (Teenage Sex and Death at Camp Miasma, 2026) de yılın en beklenen filmlerinden biriydi. Çıkışını yaptığı Hepimiz Dünya Fuarı’na Gidiyoruz (We’re All Going to the World’s Fair, 2021) ve I Saw the TV Glow (2024) filmleriyle zamanın ruhunu yakalamış bir tarz ortaya koyan Schoenbrun, bugünü geçmiş dekatların popüler kültür fenomenlerinin travmatik çıktıları olarak tanımlamaya devam ediyor. Bir önceki filminde 1990’ların gençlik TV programlarına referans vererek hayranlık kültürü üzerinden bir macera anlatan yönetmen bu kez odağına 80’lerin Amerikan slasher filmlerini alıyor. Filmin henüz açılış jeneriğinde incelikle çalışılmış bir anılar albümü sekansı yer alıyor. Bu vesileyle daha jenerik akarken filmin konu edindiği kurmaca Camp Miasma korku filmi serisinin tarihine, şöhretinin günümüze kadar nasıl ulaştığına dair bir fikir sahibi oluyoruz. On yıllar boyunca hakkında yayımlanmış gazete, dergi ve web sayfası kupürleri eşliğinde sinema yazarlığı ve kültür sanat gazeteciliğinin yıllar içinde film üretimi dinamiklerini nasıl etkileyip yönlendirebildiğini de görüyoruz.

Bu gişeleri sallayan korku filmlerini vaktinde destekleyen olumlu eleştiriler yerini, devam filmleri uzadıkça dalga geçilen makalelere ve günümüze yaklaştıkça politik açıdan sorunlu metinlerine dikkat çeken yazılara bırakıyor. Schoenbrun’un bu filmi yazma motivasyonu da tam olarak burada yatıyor; bu filmlerin şanının yürüdüğü 80’lerdeki görkemle değil, ona bugünden dönen hayran bakışıyla ilgileniyor. Filmin kahramanı genç kuir bir yönetmen olan Kris de en az Schoenbrun kadar bu tarihsel akışın ve mevcut sektör hâllerinin bilincinde. Çoktan ölmüş, transfobik bir slasher serisini yeniden canlandırıp bir kez daha para sağmak amacındaki yapımcıların kendisini tercih etmesinde kimliğinin rolü olduğunu da biliyor. Ancak bir sinemasever olarak Camp Miasma filmlerine, özellikle ilkine ve o filmin hayatta kalan “final girl”ü Billy Presley’e karşı koyamadığı bir hayranlık duyuyor. Rahatlıkla bir meta anlatı olarak okunabilecek ve üzerine çok daha uzun konuşabileceğimiz Miyazma Kampı, işlevselliği tartışılabilir “saygı duruşu” furyasından farklı olarak konu edindiği türün üretim ve hayranlık kültürünü kucaklayarak sahip çıkıyor.

Her Defa | Everytime

Üzerine daha uzun konuşmak isteyeceğimiz ve muhtemelen yıllar boyunca daha çok konuşacağımız başka bir filmden bahsedelim son olarak. Şu an festivalden dönüş yolunda bu yazıyı yazarken hâlâ aklımda sahneleri dönen, benim kişisel hafızamda 2026 Ayvalık anılarımın kapağını süsleyecek bir film oldu Her Defa (Everytime, 2026). Böyle bir festival yazısı formatında kendisine ayırabileceğim alandan çok daha fazlasını isteyen, ancak üzerine yazmak için her daim bir bahane bulunabilecek çok özel bir film bu. Avusturyalı yönetmen Sandra Wollner’in bu sene Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde büyük ödülü kazanan filmi beklenmedik anda gerçekleşen trajik bir olayın etrafında, gününde, dününde ve geleceğinde dolaşan bir vaziyeti seyredilebilir kılıyor. Yazarken olağan bir refleksle cümleyi “bir hikâye anlatıyor” diye sonlandırmıştım ama bunun doğru bir ifade olacağını sanmıyorum. Günün sonunda izlediğimiz bir ailenin hikâyeleşemeyen, ilerleyemeyen, anlatmaktansa deneyimlemeye davet eden bir “resmi”. Günün sonunun gelişinin, dünyanın güneşin etrafında dönüşünün bizlerin bireysel hâllerimize bağlı olabildiği bir deneyim yaratmayı başarıyor Wollner. Acımızla baş edebilme konusunda elimizin kolumuzun bağlı olduğu, anıların fotoğraf albümlerine sığmayıp günlük yaşantımızın her köşesinden sızabildiği bir zamanda sürekli hatırlamaktan bahsederken unutabilmenin zorluğunu düşündürüyor. Kendisi de kolay kolay unutulabilecek gibi durmayan Her Defa şimdiden benim için yılın açık ara en iyi filmi oldu.

Tematik bölümler

Yılın merakla beklenen uluslararası filmleri bir yana Türkiye’den son bir yıl içinde ardı ardına gelen heyecan verici örnekler de festivalde yine yoğun ilgiyle karşılandı. Festival kataloğunda Fatih Özgüven’in de yazdığı gibi bu filmler arasında istemsizce oluşmuş bir tema ortaklığı var: Orta sınıfın sıkışmış hâli. Festival de bu filmleri Orta Sınıflar Nereye Gidiyor? başlığı altında programa dâhil ederek güncel vaziyetimizi konuşabileceğimiz bir alan yaratmış. Bu seçkide İlker Çatak’ın Altın Ayı kazanan filmi Sarı Zarflar; Ziya Demirel’in geçtiğimiz sene Ankara Film Festivali’nde izleyip değerlendirdiğimiz filmi En Güzel Cenaze Şarkıları; Melih Kuru’nun Tallinn Black Nights Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren filmi İsimsiz Eserler Mezarlığı; Elif Eda’nın geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmi Süt Çiftliği; yine geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale Yarışması yazımızda bahsettiğimiz Bir Arada Yalnız, Günyüzü ve Karanlıkta Islık Çalanlar filmleri yer aldı. Aynı başlık altında seçkiye paralel bir de konuşma düzenlendi. Özgüven’in moderatörlüğünde gerçekleşen etkinliğe akademisyen Polat Alpman, Karanlıkta Islık Çalanlar filminin yönetmeni Pınar Yorgancıoğlu, senarist ve yönetmen Arda Ekşigil ve Sarı Zarflar filminin senarist ve yapımcılarından Enis Köstepen konuşmacı olarak katıldılar.

Festivalin tematik bölümlerinden bir diğerindeyse Giaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi başlığı altında kapitalizmin, medeniyetlerin yerküre üzerindeki doğal yaşam döngüsüne saldırılarını dert edinen belgeseller bir araya geldi. Yeşim Ustaoğlu ve Selen Heinz’ın, bu seneki İstanbul Film Festivali yazımızda bahsettiğimiz belgeseli Kuru Taşın Başı; Angela Melitopoulos’un video sanatının imkânlarını yaratıcılığına araç eden anlatımıyla şekillenen, doğal kaynakların ve toplumların sömürüsünü eş düzlemde aktaran belgeseli Geçişler (Crossings, 2017); Ekvador’daki Amazon yağmur ormanlarının doğal yaşam örgüsünü tehlikeye sokan maden çıkarma girişimlerine karşı yerel halkların hukuki mücadelesini takip eden Orman Kanunu (Forest Law, 2014); ve Lucrecia Martel’in, yine devlet destekli sermayenin gasp sevdasıyla yerli halkı yurdundan etme girişimlerinden ucu cinayete varan sansasyonel bir davayı takip ederken Arjantin’in sömürge geçmişine bakan filmi Bizim Toprağımız (Nuestra Tierra, 2025) seçkiyi oluşturuyordu. Hepsinin kesiştiği noktada üzerinde yaşadıkları toprağın, tabiat ananın kanunlarıyla barışıp doğal dengesi içinde bir yaşam ve kültür inşa edebilmiş yerel halkların, şirketler ve devletler tarafından sömürülüşüne, sürülüşüne ve kültürlerinin silinme tehdidine şahit oluyoruz. Prof. Dr. Füsun Türetken’in “Gaiaporosis” kavramından doğan bu seçki, Türetken’in ve Melitopoulos’un katılımıyla seçkiyle aynı adı taşıyan bir konuşma etkinliğiyle desteklendi.

Bizleri toplum hâline getiren, birlikte üretip birlikte tüketebilmemizi sağlayan müştereklerin uğradığı talan üzerine sinemaseverlerle birlikte düşünebilme fırsatı bulmak istemsizce film festivalleri üzerine sıklıkla konuştuğumuz bir konuyu yeniden düşündürüyor. Bir iki “büyük” filmi daha getirmek yerine bu reaksiyonu uyandırabilecek böyle aktif seçkilere programda alan tanındığında bize de günümüzde festivallerin sinema kültürüne asıl katkısının nerelerde yattığına dair bir kez daha konuşma fırsatı doğuyor. Güzel ve merakla beklenen filmleri bir çizelgeye dizmekle yetinmeyip seyirciye pasif birer bilet alıcısından fazlası olabilme imkânı tanıyan bir festival her daim yaşayan sinema kültürüne doğrudan ve hesapsız bir katkıda bulunacaktır. İzledikleri filmlerin yaratıcılarıyla aynı mekânları ve aynı sokakları paylaşma, birlikte tükettiklerinizle karşılaşma fırsatı tanıyan bir film festivali, dolayısıyla filmleri salonların dışında yaşamaya çağıran organik bir düzeni tüm katılımcılarına sunmuş oluyor. Bir kent olarak Ayvalık’ın yapısının elvermesiyle de ilgili olarak festival süresince konaklanan yer ile film izlenen yer arasında bizzat günlük yaşamı festival sebebiyle sekteye uğramadan devam edebilen şehrin içinden geçebilmenin, semt pazarına denk gelmenin, esnafla ve yerel halkla iletişim hâlinde kalabilmenin iyi bir festival deneyimi yaşamanızla tahmin ettiğinizden çok daha büyük bir ilgisi var. Ne yazık ki bir alışveriş merkezi içerisinde arka arkaya çok iyi filmler izleyip deneyimlerinizi paylaşabileceğiniz kimseyle karşılaşabilecek bir kamusal alan bulamadan evinize döndüğünüz deneyimler “festival” kelimesinin taşıdığı coşkudan çok uzaklar ve bunu yeterince konuşmuyoruz.

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ni özel kılan, adını hep bir çeşit övgüyle duymanızın temelindeki sebeplerden biri bu alanı tanımlayabilmiş, sinemayı şehrin sokaklarına yedirebilmiş bir festival olması bana kalırsa. Bunu yaparken de dışarıdan gelip şehrin kültürel değerlerine satılabilir birer souvenir muamelesi yapmadan bizzat Ayvalık halkının ritmine ayak uydurup, onun değerleriyle var olabildiği için bu kadar başarılı ve kendine has bir festival. Tüm bu konuların yanında bu gelişimde önceki iki yıl festivale katılamayan benim için her şeyi bıraktığım gibi bulabilmemi ve aynı festival ruhunu hemen yakalayabilmemi sağlayan festival ekibinin benzerine rastlamanın zor olduğu özenli emeğini ayrıca vurgulamam gerekiyor. Yaptıkları işin sorumluluğunun ve gösterilen özenin sonucunda oluşacak kolektif katkının farkında bir festivalin bu kadar sevilmesinde şaşırılacak çok da bir şey yok. Biz sinema yazarları ve gazeteciler görev olarak festivallere katıldığımızda, yalnızca hangi filmlerin ne kadar iyi olduklarını anlatmaktan fazlasıyla mükellefiz. Nelerin olumlu, nelerin olumsuz olduğuna dikkat çekmek, okura da kendi düşünceleriyle katılımcı olabilecekleri, bahsettiğimiz konular üzerine düşündürebilecek yazılar yazmak bu işin bana kalırsa en güzel yanı. Ayvalık’a henüz katılamamış ancak sürekli hakkında olumlu yorumlar duyan bir sinemasevere bu festivalin ruhunu tarif etmeye çalışmak da bu göreve dâhil. Yine de bizzat ayak bastığınızda, tüm bu konular ve tüm o güzel filmler üzerine hep birlikte konuşabilecek, festivalin ruhunu birlikte paylaşabilecek ortak alanımız olduğundan emin olmak Ayvalık’ın bıraktığı en güzel his.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans