İnceleme

Oak Caddesi’nin Sonu: Geçmişe dönüş eğlencesi

Modern korku klasiği It Follows ile çıkışını yapan ve son filmi Under the Silver Lake’ten bu yana 8 yıl geçen David Robert Mitchell, yaz sineması hitleri nostaljisiyle dolu The End of Oak Street ile salonlara dönüyor.
Kaan Denk - 14 Ağustos 2026
post image

Nerede o eski Hollywood cümlesini muhtemelen en az 20 yıldır ara ara sinemaseverler tarafından duymuş olabilirsiniz. “Nerede o eski Spielberg!” cümlesiniyse muhtemelen en yakın ihtimalle iki ay önce İfşa Günü’nü (Disclosure Day, 2026) izleyip aradığını bulamayan izleyiciler tarafından duymuşsunuzdur. Bunları sitem vurgusunu görmezden gelip birer soru olarak alan David Robert Mitchell, “İşte burada!” diye bağıran bir filmle karşımıza geldi. Oak Caddesi’nin Sonu (The End of Oak Street, 2026) 1970’lerin ikinci yarısı ve 1980’ler Spielberg klasiklerinin kalıbında yazılmış, çizilmiş ve ambalajlanmış bir yaz hiti. Hikâyemiz de tam olarak 1982 yazında bir Amerikan banliyösünde geçiyor. Herkesin sıradan işlerde çalışıp bugün TLC emlak şovlarında görebildiğimiz evlerin mortgage’larını karşılayabildiği bu 80’ler Americana’sında dört kişilik genç bir beyaz aileye konuk oluyoruz. Hatta filmin kahramanlarından müthiş köpek Starbuck’la birlikte hane nüfusu beşe tamamlanarak ideal aile portresi gözümüzün önünde oluşuyor. Öte yandan ergenlik çağında iki çocukları olan Denise ve Greg’in bir aile olarak birbirlerine katlanabilme sabırları tükenmek üzere. Denise, evin bodrumunda kendine yaratabildiği özel bir alanda sessizce ilk romanını yazmaya çalışırken, Greg haftalar önce işten kovulduğunu karısına belli etmeden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor.

Böylesi kötü zamanlardan geçen herkes gibi Platt Ailesi de tüm bu dertlerin içinde boğulurken huzurlu olabildikleri geçmişlerini özlüyorlar. Denise ve Greg kendilerine vakit ayırabildikleri ve birbirlerine aşkla bakabildikleri günleri, çocuklarsa anne-babalarının kavga sesleriyle geçmeyen o eski güzel günleri yâd ediyorlar. Ne dilediğimize dikkat etme konusunda sağlam bir ders aldığımız bu sinema yılında “nerede o eski günler!” yakarışı ailemizi, ucu akla gelmeyecek yerlere uzanan bir maceraya götürüyor. Oak Caddesi sakinlerinin sessiz ve temiz mahallesinde tek tük dikkat çekmeye başlayan tuhaflıklar bir gece ani gök parıltılarıyla nihayete eriyor: Tüm mahalle olduğu gibi bulunduğu topraklardan kopup bir solucan deliği tüneliyle 250 milyon yıl geçmişe ışınlanıyor. Platt Ailesi ve komşuları, altlarındaki kara parçası ve üstündeki evleri, posta kutuları ve arabalarıyla birlikte mezozoik çağın göbeğinde dinozorların doğal yaşam alanlarının tam ortasında buluyorlar kendilerini. Aynı yeryüzünü birlikte hiçbir araya gelemeden paylaştığımız tüm bu soyu tükenmiş canlıların önünde bir tabakla sunulmuş gibi duran insanlar için bu bir zaman yolculuğu eğlencesi olmaktansa hayatta kalma senaryosuna dönüşüyor.

Bir zaman makinesi olarak sinema

Oak Caddesi’nin Sonu’nun zaman yolculuğu, konu edindiği bu uzay-zaman kazasından daha çok filmin geçtiği dönemle ve dönemin filmleriyle ilgili. Steven Spielberg’ün kariyerinin ilk klasiklerinin ve kurduğu Amblin şirketi altında üretilen tüm popüler kültür hitlerinin dokusunu yeniden yaratmayı amaçlıyor Mitchell’ın filmi. Henüz başında filmin bu amacına ulaştığını fark ediyor ve hemen tatlı bir nostalji keyfi almaya başlıyoruz bizler de seyirci olarak. Bu noktada filmi besleyen öğelerse ilk akla gelen prodüksiyon tasarımı, saç-kostüm ya da dekorlardan önce yönetmenlik departmanından geliyor. Analog efektleri ve basit kamera hareketlerini anlatısında ne kadar kritik kullanabildiğini bildiğimiz David Robert Mitchell burada tam bir pastiş şovu sergiliyor. Tamamını, dönemin Spielberg sinemasına bir saygı duruşu olarak nitelendirebileceğimiz Oak Caddesi’nin Sonu, Amblin filmlerine ait birçok ufak detayı efektif bir şekilde yeniden kullanarak seyircisine o dönemi adeta koklatıyor. Olağandışı olanı, filmin “canavarını” ya da tehlikenin gelişini tam olarak Spielberg usulüyle sunuyor mesela. Çitlerin ardında olduğunu bildiğimiz ama henüz görmediğimiz bir dinozor ile Ewan McGregor arasında geçen şahane kovalamaca sahnesi buna en iyi örneklerden biri.

Mitchell film boyunca bu döneme karşı saygı duruşu dediğimiz referanslarını göstermekten hiç de çekinmiyor. Özellikle filmin ilk yarısında üst üste tekrar kullanarak seyircinin gözüne soktuğu bölünmüş odak planları, en çok tam olarak öykündüğü dönemin filmlerinde görülen bir teknik. Split-field ya da split-focus diopter (bölünmüş odak diyoptri) olarak adlandırılan bu lens tekniği, bir kenarına o an aktif olan kahramanı ya da objeyi koyarken kadrajın diğer yarısını daha derinde olmasına rağmen aynı netlik derecesiyle görünen imajlarla doldurur. Bu planlarda genellikle derinde gördüklerimiz önde gördüğümüze karşı bir tehdit unsuru sezdirir. Farklı bir şekilde kullanımında derinde dikkat kesilmemiz istenen bir ortamın uzaktan genel bir resmini gördüğümüz örneklere rastlamak da mümkündür. Oak Caddesi’nin Sonu’nda bu ikinci amaca uygun bir kullanımına filmin hemen başında Denise ile editör komşusu Bayan Huddleston arasındaki bir diyalog sahnesinde pencereden arkadaki sokak partisini gösterirken rastlıyoruz. Bir diğer ve epey gösterişli örneğiyse ilerleyen sahnelerde artık içine düştükleri felaket durumun farkına varıp evlerine dönen ailemizin dört ferdinin karşılıklı oturup ne yapacaklarını tartıştıkları sahnede görüyoruz. Buradaki ilginç kullanım boyunca, neredeyse klişeleşmiş “ABBA planına” benzer kadrajlar eşliğinde anne-oğul-baba-kız dörtlüsünü aynı netlikte kadrajı doldururken sırayla görüyoruz. Anlatıya katkısı tartışılabilecek ama eğlenceli olduğuna kuşku olmayan bu sahnede söz konusu planın kullanımı en çok yine Spielberg’ün Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ındaki (Close Encounters of the Third Kind, 1977) meşhur patates püresi sahnesini andırıyor.

Aile filminin sınırları

Bunun gibi referanslarla dolu filmin aslında tamamı üretim şeklini de ödünç alarak bir Amblin aile filmine dönüşüyor. Spielberg’ün, çoluk çocuk milyonları salonlara koşturan gişe canavarı filmlerinin neredeyse hepsi, aklımızda bir çeşit “aile filmi” koduyla kalmış olmalarına rağmen epey grafik sayılabilecek şiddet sahneleri içerirler. Hatta Spielberg’ü bu konuda, bugün bildiğimiz Hollywood yaş sınırı düzenlemelerini şekillendiren ve dolayısıyla tüm dünyadaki yaş sınırı uygulamalarının sınırlarını zorlayan, yer yer gevşeten bir fenomen olarak da anmak mümkün. Oak Caddesi’nin Sonu bu açıdan da tam olarak dönemin filmlerine ait sularda yüzüyor. Ana akım seyirciye hitap eden yaz gişesi filmi olmasına rağmen genel izleyiciyi uzaklaştırabilecek nitelikte anlarla bezeli. Dev dinozorların çatır çutur insan çiğnediği, Jaws’daki köpekbalığı sahnelerini anımsatırcasına parçalanan uzuvlar gördüğümüz kanlı sahnelerle dolu bir film olmasına rağmen yine de bir şekilde daha çok E.T.’nin dünyasındaymış hissini veriyor. Tüm bu hayatta kalma korku türüne yanaşan aksiyon sahnelerinin arasında her şey, filmin merkezinde yer alan boşanmanın eşiğindeki bir çiftin yeniden birbirine aşkla bakabildiği ve ailenin bir araya gelebildiği manevi metne hizmet ediyor. Durum böyle olunca seyirci olarak filmde karşılaştığımız tuhaf her öğeye karşı tepkimiz çiftleşen dinozorların fotoğrafını çekmek isteyen Anne Hathaway’inkine benzer oluyor ve eğlenmekten ötesini düşünmüyoruz.

Tüm bu dengeyi tutturup komik duruma düşmeden izleyicisini eğlendirebilmek başlı başına övülmesi gereken bir marifet. Bu sene içindeki (şimdilik) dördüncü büyük performansıyla karşımıza çıkan Anne Hathaway filmin bu dengeyi yakalamasında kritik bir rol oynarken, Ewan McGregor’un Amerikan aksanını ve saçlarını karşılaştığımız tuhaflıklar listesine ekleyebiliriz. Bugün Mitchell’ın aldığı övgülerin benzeriyle bundan 15 yıl önce karşılanan ve Spielberg’ün tahtını dolduracak isim olarak itham edilen J.J. Abrams’ın filmin yapımcıları arasında yer aldığını da belirtmek gerekiyor tabii ki. Bu ikilinin ortaklıkları ilerleyen yıllarda devam eder mi, şimdilik söylemek mümkün değil. Ancak Peşimdeki Şeytan (It Follows, 2014) ve Gölün Altında (Under the Silver Lake, 2018) filmleriyle edindiği sıkı hayran kitlesini memnun etmek için Mitchell’ın Oak Caddesi’nin Sonu’ndan fazlasına ihtiyacı olacağını tahmin edebiliriz. Ayrıca yazı boyunca bahsettiğimiz bu söz konusu dönemin sinema kültürünü hiç tadamamış, Jurassic Park’la bile ilişkisi birkaç yılda bir yenisi çıkan Jurassic World serisinin filmlerinden ibaret olan kuşaklar için bu filmin ne gibi bir albenisi olacağı merak konusu. Bu yüzden dokusunu yakalayabildiği klasik filmlerin gişe başarısını da tekrar edip edemeyeceği sorusu ayrı bir önem taşıyor.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans